forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

'ÖLDÜM DE UYANDIM GÜLÜM, ÖLDÜM DE UYANDIM'

Aktif .

AHMET TEZCAN /

Tanıdığımda çocuktum. Hep çocuk kaldım. O 'abimiz'di tanıdığımda. Hep 'abimiz' kaldı. Merhum Ahmet Kabaklı Hoca'nın Türk Edebiyatı Vakfı'nın aylık dergisinde ilk acemi hikayelerim yayımlanmaya başladığında, Ömer Lütfi Mete "oturmuş şair" sıfatını çoktan kazanmıştı.
 
 
Sene 1979. Kaos yılları ve bu toz duman ortamında Kabaklı Hoca'nın çevresinde temiz hava soluklanmaya çalışan bir avuç insandan biriydi.
 
Çocukluğunu yaşamamış pek. Çocukluğu tesbihin, takkenin ve kitabın 'suç unsuru' sayıldığı arabesk faşizm döneminde, gizli gizli Kur'an ve Arapça öğrenmeye çalışarak es geçilmiş. Çocukluğuna hasretti bu yüzden. 17 yaşına varmadan Rize İyidere havalisinde 'acar vaiz' diye nam salan delikanlı bir hoca olmuş. Çocuk olmadan, delikanlı oluvermiş birden.
 
Delikanlılığı hem Ömer'liğinden. Kılıç gibi keskin bir zeka, dil ve kalem sahibi delikanlı Ömer, Allah kavramıyla birlikte ve O'na kulluk nisbetiyle eş olarak gördüğü 'millet' sevdasına düşüp âteşîn bir ülkü peşine düşmüş. Düşmekle kalmamış baş koymuş, can bağışlamış. Safların sık tutulup, duvarların kalın örüldüğü kaos yıllarında, tek silah bildiği kalemi ve hitabetiyle yanlış ve tehlikeli bulduğu ideolojilere karşı mücadeleye girişmiş.
 
Ben Lütfi'liğiyle tanıdım onu. Arada bir kabaran, kasırga gibi esen ve fakat hemen geçen Ömer'liğinden bütünüyle kurtuluş mümkün olmasa da, ikinci adının letafeti bize sığınacak liman açıyordu. Tartışmalarda inandığı değerleri savunurken sertti, tavizsizdi, celalliydi. Fakat tartışma bitip de sohbete dönüldü mü, yumuşacık, alçak gönüllü ve cemal doluydu. Yıllar geçtikçe Lütfiliği, Ömerliğini gölgede bırakır olmuştu. Hele ki bir rehber önünde ayak mühürleyip, boyun bükerek "baştan makaslandıktan" sonra Ömer, Lütfi'ye Ömerliğinin hesabını verir olmuştu.
 
Adından mıdır bilmem, ismiyle müsemmâlık mıdır anlamam, ancak Ömer Lütfi Mete, nefsine Celal ve Cemal esmasının dengesini buldurmuş ender insanlardan biriydi.
 
Gazeteciydi. Babıali'de Sabah gazetesinde başlayan muhabir-muharrirliği ölünceye dek sürdü.
 
Su üstünde temelsiz yapı gibidir ülkemizde medya. Harcı cıvık, zemini kaypaktır. Ol sebepden olsa gerek, uzaktan büyük görünenler yakınlaştıkça küçülür, gölgesi boyundan uzun kavak seyrine sokuverir insanı. Büyük yazar bilinenlerin haylisi, Ömer Lütfi'nin tabiriyle "tabelacı"dır aslında, onun için büyük yazarlar. "Kalemi kıvrak olsa da, ruhları yavşak"tır bir başka tabirle. Daha da kıvrak olanı, babasını bile tanımaz olur bir süre sonra...
 
İşte böyle bir ortam ve hava içinde, Ömer Lütfi Mete "elif" gibi dosdoğru olabilmeyi başarmış, ruhunu bir çırpımlık alkışa, bir saçımlık paraya satmadan, doğru bildiğini her hâl üzre söyleyip yazabilmiş, doğru bildiklerinin yanlış çıkmasından da gocunmayıp hakikate boyun bükebilmiş bir insandı. Topu topu üç köy dolaşıp da "Dokuz köyden kovuldum, aha bu da onuncu köy" diyen şişik efelerden değildi, gerçekten dokuz köyden kovulmuş Doğrucu Davut'un ta kendisiydi.
 
'Gülce' remziyle hitap ettiği 'dilber'e erken ulaşma arzusunun öngörüsünden midir, yoksa o 'dilber'in yaman çekişinden midir bilmem, hep "uçurumun kenarında" imişçe bir telaş içinde yaşadı. Yarıdan bir fazlasını birlikte tükettiğimiz ömrünü, ikiye üçe katlayan bir yoğunluk içinde geçirdi. Bir yere davet edilmiş de geç kalmış gibi, ayakları içeri girerken kafası dışarı çıkar vaziyette, kazara bir dolaba çarpacak olsa "pardon" deyip geçen bir rüzgârın peşinden "acele" koştu hep. "İki günü birbirine müsavi" olmadı hiç. Aynı zaman diliminde birkaç senaryo, roman, şiir, makale yazıp radyo, televizyon çağrılarına icabet ile, şehir şehir konferanslar verebilen deli bir yürekti o.
 
Ömer Lütfi Mete; kökleri Anadolu irfanına dayanan imanı ile, -hiç abartısız ve emin bir ifadeyle söylüyorum- bu çığrından çıkmış zamanda, 'delikanlı bir sahabe gibi' yaşadı. Hataları vardı elbette, beşer yanının tezahürü olan hatalardan ibaretti hepsi, fakat 'ölçü'lü yaşayanlardan idi, hatasını 'ölçü'ye vurup bedelini ödemekten kaçınmayan bir sağlam karaktere sahipti. Onu tanıyıp da "sevmedim" diyeni görmedim hiç.
 
Her inançtan, her düşünceden, her kesimden, delisinden velisine, külahlısından silahlısına kadar öylesine geniş bir dost çevresi vardı ki, muhabbeti kalıpları, zincirleri kırıyor, "dizlerinden paletler geçerken" dahi gülümseyebiliyordu.
 
"Allah'ın Adamı" derler ya hani! Allah'ın Adamı'ydı işte.
 
Çarşamba vefat etti, perşembe uğurladık. Altunizade'deki cenaze namazı gerçekten görülmeye değerdi. Mahşeri kalabalık, Çengelköy'de, muhteşem bir al bayrağın gölgesinde denize nazır kabrine bedenini emanet ederken de yanındaydı. Dualar ve aminler bittikten nice bir zaman sonra zor ayrıldı kabrinden insanlar.
 
Televizyon dizisi için yazdığı şiirlerden birinde "Öldüm de uyandım gülüm, öldüm de uyandım" diyordu. Hayat sandığımızın aslında bir ölüm, ölüm bildiğimizin ise "hakikate uyanış" olduğunu anlatıyordu elbette. Fakat arif gönlü Hakk'a nasıl yürüyüş macerasını da özetlemişti bu mısra ile.
 
Bir yıl önce yarım saat duran kalbi, yine dualar ve aminlerle uyanmış, Ömer Lütfi Mete "çocukluğuna" uyanmıştı. Allah, yaşayamadığı çocukluğunu son bir yılda hediye olarak iade etmişti ona. Ve sonra hakikate uyanış! Gel muştusu'na kanat vuruş!
 
Bir güzel adamdı Ömer Lütfi...
 
Dostumdu, abimdi, ustamdı...
 
Olmak istediğim adamdı!
 
Nur içinde yatsın cancağızım!
 
NOT: Ahmet Tezcan'ın bu yazısı Zaman Gazetesi'nin Pazar ekinde yayınlanmıştır.  
 

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN