forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

HAFIZA TAZELEMEYE DEVAM: "HERKES ÇEKMECESİNDE SAKLADIĞINI ÇIKARSIN

Aktif .

ETİKETLER:Ahmet Tezcan

yenisafak_aydindoganAHMET TEZCAN

Yine Dördüncü Kuvvet Medya'dan... Yine 10 yıl öncesine ait bir yazı! Bugünü anlama kılavuzu niyetine yeniden sayfalarımıza taşıyalım, hafıza tazelemeye devam edelim.

 

HERKES ÇEKMECESİNDE SAKLADIĞINI ÇIKARSIN!

Yeni Şafak Gazetesi'nde bugün yer alan haber, öteden beri çok konuşulan "hükümetler üstü güç deklerasyonu"nu ilk defa isim verilerek yazılı bir metin halinde ortaya koyuyor. Doğan Medya Grubu'nun sahibi Aydın Doğan'ın "Hükümetleri ben kurarım ben yıkarım" dediğini, buna örnek olarak da Refah-Yol hükümetini gösterdiğini ve "Ya ben yıkılacaktım ya da hükümet. Düğmeye bastım, hükümeti yıktım" diye konuştuğunu yazdı Yeni Şafak. Gazetenin haberine göre, Aydın Doğan bu sözleri Yeni Şafak'ın da aralarında bulunduğu Albayrak Grubu'nun patronlarına söylemiş ve "Yeni Şafak üzerime gelmesin. Üzerime geleni yok ederim. Ben yazarlarla uğraşmam, patronlarla uğraşırım." diyerek onları da tehdit etmiş.

Bu olay bana birkaç yıl önce Kanal E Televizyonu'nda Dördüncü Kuvvet Medya programını hazırladığımız günlerdeki bir başka hadiseyi hatırlattı. Programımıza bir ara gazeteci Behiç Kılıç'ı davet etmiştik. Kılıç orada çok önemli açıklamalarda bulunmuş, Aydın Doğan'ın dönemin Başbakanı Tansu Çiller'i tehdit ederek "Ben imparatorum, senin başını kopartırım." dediğini öne sürmüştü. Bu iddia üzerine Aydın Doğan'dan da Tansu Çiller'den de "tekzip" gelmedi. Ancak sonradan öğrendik ki Aydın Doğan bu iddiaya çok sinirlenmiş.

Bir gün, televizyonun başdanışmanı Sabahattin Sakman beni odasına çağırdı. Her zamanki olağanüstü nezaketiyle şunu sordu:

"Siz Aydın Doğan beyi hiç programınıza davet ettiniz mi?"

"Evet..." dedim. "Hem de kaç defa. Hatta 'şartları siz koyun ona göre söyleşi yapalım' diye açık çek de verdim ama hiçbirine cevap vermedi."

Sakman "Peki, teşekkür ederim." dedi. Bu kez ben sordum:

"Hayrola Sabahattin Bey, bir şey mi oldu?"

"Önemli değil." dedi. "Aydın Bey, Barlas Küntay beye sizin programın yayından kaldırılması için girişimde bulunmasını rica etmiş. Barlas bey de Besim Tibuk bey ile görüşmüş."

Donup kaldım. Besim Tibuk, Kanal E'de haftalık bir program yapıyordu ve televizyona reklam desteği sağlıyordu. Ancak patron değildi. Aydın Bey neden kanalın sahibi Hakan Çizem yerine Barlas Küntay'ı Besim Tibuk'a göndermişti? Bu sorunun cevabını aylar sonra öğrenecektim.

"Eee?" dedim. "Besim bey ne demiş?"

Sakman güldü ve Besim Tibuk'un cevabını aktardı:

"Bildiğim kadarıyla Ahmey bey programının kapısını herkese açık tutuyor, Aydın Bey de programa çıkıp istediği cevabı verebilir. Benim program koyup kaldırmak gibi bir yetkim ya da etkim söz konusu olamaz."

Gülme sırası bana geçti.

"Ne yapmam gerekiyor?" diye sordum.

"Hiçbir şey." dedi Sabahattin Bey. "Programınıza istediğiniz gibi devam edin. İsterseniz Aydın bey'e son bir kez daha davet mektubu gönderin."

Gönderdim. Hayli uzun bir faks metniydi ve Aydın Doğan'a programımıza kendi koyacağı şartlarda katılabileceğini ve tek cümlesinin dahi dokunulmadan yayınlanacağını altını çizerek belirttim. Yine cevap vermedi.

Kanal E ile yaptığımız sözleşmede "Programa yazılı ya da sözlü müdahale tek taraflı fesih gerekçesidir" diye bir madde vardı, sözleşmenin ihlali halinde karşılıklı olarak 100 bin Dolar tazminat ödenmesini de şarta başlamıştık. Dolayısıyla isteseler de programa müdahale edemezlerdi. Böyle bir his dahi vermediler ve ben en özgür çalışma ortamını Kanal E'de buldum. Patron Hakan Çizem, el sıkıştığımız ilk gün heyecanla masaya vurarak "Bu kanalın kapısına kilit vurmak zorunda kalsam bile senin programına asla müdahale etmeyeceğim, hatta bu hafta ne var diye de sormayacağım." demişti. Bir yıl boyunca bu sözünde durdu ve bir kez bile "Ne var?" diye sormadı. Zaten bir yıl boyunca ikimiz de çekmecemizde yazılı bir metin olarak duran sözleşmeye imza atmadık. Söz verdik ve sözümüzde durduk.

Ben rahattım ama bir yıllık süre bitiminde, Kanal 7'nin ısrarlı davetiyle Kanal E'den ayrıldıktan aylar sonra öğrendim ki Hakan Çizem ve Kanal E yönetimi bizim program nedeniyle çok büyük sıkıntılara göğüs germek zorunda kalmışlar. Açık tehditler ve aşağılamalarda bulunulmuş ama hepsine direnerek Dördüncü Kuvvet Medya'ya kalkan olmuşlar. İşte bu yüzden Aydın Doğan, son çare olarak araya merhum Barlas Küntay'ı sokup Besim Tibuk'a göndermiş. Bütün bu sıkıntıları yaşadıkları halde bir yıl boyunca bize hissettirmeyen Hakan Çizem ve yönetimdeki arkadaşlarına her zaman olduğu gibi şu an da şükran doluyum. Bana bu ülkede ilkeli, dürüst, sözüne güvenilir ve gerçek gazetecilik uğruna bütün servetini feda edebilecek, elini taşın altına koymaktan çekinmeyecek medya patronlarının da olabileceği ümidini yaşatarak verdiler. Bu arada, Kanal E'de çalıştığım 1 yıl boyunca bir kez dahi yüzyüze görüşmediğimiz halde Aydın Doğan'ın "ricasını" ileten Barlas Küntay'a beni kırk yıldır tanıyormuş gibi cevap veren Besim Tibuk'a da teşekkür borçluyum.

Yeni Şafak'ın haberini okuyunca ister istemez bu olayları hatırladım. Bu nedenle haber bana hiç şaşırtıcı, yadırgatıcı gelmedi.

Şaşırdığım ve yadırgadığım tek şey; Aydın Bey'in bu sözlerinin neden daha önce manşete taşınmayıp da bugüne kadar beklenildiğidir.

Bu ülkede insanlar, gerçekleri ve doğruları kendi kuyruklarına basılmasını beklemeden neden açıklamazlar? Neden bugün ortaya çıkartılan bilgiler, belgeler, kasetler sürekli olarak "pazarlık aracı" haline getirilir, çekmecelerde saklanır ve ancak bir "savaş yahut sataşma" durumunda "piyasaya" çıkartılır?

Beni bütün yaşadıklarıma rağmen hala şaşırtan ve yadırgatan olgu budur.

Bu problemi aşmadan arzu edilen noktaya ulaşabileceğimizi sanmıyorum. Yıllarca medyada yapılan bütün haksızlıklara, kirli işlere, ayak oyunlarına gözlerimizi, kulaklarımızı ve burunlarımızı kapatıp, ancak kuyruğumuza basıldıktan sonra bağımsız gazetecilik, ilkeler ve etik çığlıkları atarak kendimizi Dreyfus ilan etme sahtekarlığından kurtulmadan, bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz.

Netice olarak; Yeni Şafak'ta yazılanlar derhal cevaplanması ve mutlaka hesabı sorulması gereken iddialardır. Herkes çekmecesini boşaltsın. Belgeler, dosyalar, klasörler, kasetler ortaya dökülsün ve kimin kel kimin fodul olduğu ortaya çıksın. Tıpkı Fatih Altaylı'nın dediği gibi "Doğruları kuyruğumuza basılıncaya dek saklamadığımız zaman" adam oluruz. Başka çaresi yok...

Üzgünüm Leyla...



02 Kasım 2001 Cuma

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN