forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

KÖYLÜ İSLAMI'NDAN VAROŞ İSLAMI'NA KÖY MUALLİMLERİ VE İMAMLARININ BİR HAZİN SERENCAMIDIR

Aktif .

hasan_ozsan_180 HASAN ÖZSAN
Kırklareli Belediyesinin, 18.04.2011 tarihinde “Köy Enstitüleri'nin 71'inci kuruluş yıldönümü” nedeniyle düzenlediği 'Geçmişten Geleceğe Köy Enstitüleri Olgusu' sempozyumunda konuşan gazeteci Abbas Güçlü, “imamlarla öğretmenlerin mücadelesinde imamların kazandığını…” söylemiş. Aynı şeyi 2008’de, “ Cumhuriyeti temsil eden öğretmenin geleneksel İslami temsil eden imama yenildiği…” mealinde sosyolog Şerif Mardin de söylemişti. Ancak bu iki yaklaşım sanırım daha çok şehir düzeyinde bir yargıyı içeriyor. Ben, daha çok köy muallimleri ile köy imamlarının çevresinde olup bitenlerin bugün ülkemizde egemen olan siyasal, sosyal ve kültürel yaşam biçimini belirlediğine inanıyorum.

Daha önce, cumhuriyetin ilk yıllarında köy muallimleri ile köy imamlarının durumunu irdeleyen birkaç yazı yazmıştım. Muhafazakarların anlamazlıktan geldiği, aydınların görmediği ya da önemsemedikleri, siyasilerin tartışmaktan kaçındığı bir inatlaşma macerasıdır bu; sonuçları cumhuriyet projesini fena hâlde sarsmıştır.

Evet, kim ne derse desin cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren köylerde çağdaşlaşmanın (asrileşmenin) temsilcisi muallim ile dinin (geleneksel İslamın) temsilcisi olan imamın karşı karşıya kaldığı bir gerçek. Birbirlerini içten içe, uzaktan uzağa gözleyerek ve kollayarak sürdürülen yaman bir çatışmaydı bu.

Köy muallimleri devleti arkalarına almıştı almasına ama, onlardan beklenen idealizm uğruna yapayalnız bırakılmışlardı. Bir kere köye dışardan gelmişlerdi. Kalacak sağlıklı bir ev bulabilenler şanslıydı. Diğerleri köyün okulunda yatıp kalkıyordu. Köyü ve köylüyü değiştirmek, aydınlatmak için gelen muallimin önü, arkalarına köylüyü alan imam ile toprak sahipleri tarafından kesiliyordu. Bir süre sonra yapısı gereği değişime ve çağdaşlamaya (asrileşmeye) direngen köylüyü değiştirmek hedefi ile gelen muallimler köylüleşmeye başlamıştı. Giyim-kuşamlarında özensiz oluyorlardı, traş olmayı ihmal ediyorlardı, dilleri giderek bulundukları köyün şivesine kaçıyordu.

Köy imamlarına gelince: onlar muallimlere göre daha üstün durumdaydılar. Çünkü köy imamları zaten köy kökenliydi ve hâttâ o köyde doğup, büyüyüp, yetişmiş oluyorlardı. Köylünün mali desteğine ve iltifatına mazhardılar. Köy imamlarına, köyü ve köylüyü asrileşmekten, değişimden uzak tutma gayretinde toprak sahipleri de destek veriyordu. Çünkü birisine cemaat lâzımdı, diğerine ırgat…

Örneğin, köylünün maarif mekteplerinde okumalarına; devlet kapısında işçi, memur olarak çalışmalarına karşıydılar. Onlara göre esnaflıkla kazanılan para ve devletten alınan maaş helâl değildi… Ancak rençberin, çobanın, ırgatın, berberin, nalbantın kazandığı para helaldi. (Hâlâ yapılıyor mu bilmem, o dönemde Hacca gitmek isteyenler paralarını berber parasıyla değiştirirlerdi.)

İmamların ve toprak sahiplerinin Cumhuriyetin projesine karşı olmaktaki birincil neden elbette hilafet yanlısı olmalarından kaynaklanıyordu. Hedefleri:

“….cumhuriyetin önerdiği uygar, çağdaş yaşam biçiminin önünü kesmekti…

Başardılar da.

Onlar yüzünden köylü köylü olarak kaldı…

Onlar yüzünden köyümün o kadar zeki, hevesli gencinin önü bu hocalar tarafından kesildi…

Onlar yüzünden bir kaç neslin önü kesildiği için, sonraki gelenlerin de önleri kesilmiş oldu…” (Hasan ÖZSAN- Köy camii hocaları ve laiklik 28.02.2008- www.dorduncukuvvetmedya.com )

Köy Enstitüleri öğrenime başlayıp insan yetiştirmedeki hedef ve programları belli olunca bundan ilk önce ürken toprak sahipleri olmuştur. Nitekim 1943 yılında toprak ağası olan Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” diye tepki gösterdiğinde Köy Enstitüleri daha mezunlarını vermemişti bile. Yıllar sonra, aynı zamanda Aşiret Reisi olan Van Milletvekili Kinyas Kartal’a sorulduğunda açık yüreklilikle: Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi.”….” . Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.demiştir.

Falih Rıfkı Atay, bir yazısında şöyle demektedir: "... Köy Enstitülerine mütegallibeler (milletin sırtından geçinenler) karşı durmaya başlamışlardı. Çünkü köylünün uyanmasını istemiyorlardı. Köylü uyanırsa mütegallibelerin menfaatleri sarsılacaktı..."

* * *

Sonrasında ne olmuştur?

Köy imamlarının ve kırsaldaki dini liderlerin etkisiyle Osmanlıdan süre gelen köylü İslam geleneği iç göçlerle şehirlere taşınmış, 12 Eylül 1980’den sonra varoş İslamı olarak karşımıza çıkmıştır.

Muhafazakarlığın tarihi yazılmalıbaşlıklı yazımı şöyle bitirmişim.
Evet, kanımca Prof. Dr. Hüsrev Hatemi haklı. Menderes’den bu yana İslamı köylüleştirme gayretinde zerre bir sapma yok…”(http://dorduncukuvvetmedya.com/2918-muhafazakarligin-tarihi-yazilmali.html)

Nitekim Sefa Kaplan da, Köylü İslámı’nın ortaya çıkışı Demokrat Parti’yle birliktedir. İslám ve köylülük, Menderes ve Demirel aracılığıyla şehre taşınmıştır. CHP’nin memur ve tüccarlarına karşı, DP ile AP’nin köylüsü vardı. İslám tam da o yıllarda köylüleşti.” der. (Sefa KAPLAN: Köylü İslam’ı, Menderes ve Demirel kente taşıdı Hürriyet 21 Ocak 2011)

Oysa, Dücane Cündioğlu, İslám’ın öncelikle şehirli bir din olduğunun altını çizerek, (İslam şehirde doğmuştur ve "Kur’an şehrin sesi") dir der…

Muhafazakarlar arasında, “Köylü İslamı’nın vebali CHP’nindir” yargısı yaygındır. Onlara göre, CHP tek partili dönemde, İslam öğretisini Cumhuriyet projesinin hayata geçirilmesinde engel olarak görmüştür. Bu nedenle şehirlerde İslami eğitim yapan kişi, kurum ve kuruluşlarının üzerine gitmiştir, Sonuçta İslami öğreti köylere sıkışmak zorunda kalmıştır. Dine, hurafe ve yobazlık bu yolla bulaştırılmıştır...

İyi de Osmanlı’dan gelen İslam nasıl bir İslam’dı?

Hurafe ve yobazlık denilen sapmalar iddia edildiği gibi, CHP’nin İslam’ı kırsala sürmesinden sonra mı çıkmıştı? Osmanlı döneminde hurafe, yobazlık yok muydu?

Cemil Meriç bu durumu Jurnal’de şöyle değerlendirmiş: “Biz Osmanlıdan yobazlığı devraldık. Batının taarruzu karşısında yobazlık bir kaleydi.Yobazlık ananeye kaçıştı (...) korkuydu. Belki zamanın dışına çıkmaktı…”

Son Osmanli Seyh-ül‘Islâm‘i olan Mustafa Sabri Efendi bu durumu şöyle değerlendirmiştir: “Mektepler, kendilerinden beklenen ciddi fevaidi temin edememiş ise de rekabet ettiği medreseleri söndürmeye hizmette kusur etmemiştir. Benim bildiğim yarım asra karib bir zamandan beri bu medreselerin mahsulü hüdainabit bir haldedir.(..) eşraf ve e’ali, çocuklarını katiyen buralarda okutmaz, talebe-i ulûm unvanının yanısıra softalar lâkabını da taşımak mecburiyetinde bulunan sınıf-ı müteallimîn, fukara evladı ve en çok Anadolu’nun saf Türk çocukları arasında yer bulabildi bu kadar revaçsızlık, bu kadar bakımsızlık içinde…”.(Dini Müceddidler 1340 İstanbul Efkaf Matbaası s.216)

Diyeceğim, İslami öğreti daha Osmanlı döneminde iken kırsala kaydırılmış olmuyor mu?…

Geleneksel ulema sınıfının meşrutiyetle birlikte zedelenen itibarı laik cumhuriyetle birlikte sıfır noktasına geldiği doğrudur. Ulema sınıfının yenileşmenin ve değişimin karşısında tutunabilme gayretiyle ‘yobazlık kalesine’, yobazlık ananesine’ sığınması dinin akılcılığa ve ilerlemeye engel bir görünümüne sebep olmuştur. (Cumhuriyetin dinin şehirleşmesi için girişimleri ayrı bir yazı ve tartışma konusudur)

Nitekim dinci kesim, cumhuriyetin temel ereği olan çağdaş yaşam biçimini hedef alarak, dini referanslarla karşı çıkmış, değişimi ve asrileşmeyi kıyasıya eleştirmekten geri durmamışlardır. Cumhuriyetin idealistleri olan muallimlerin elindeki çocukları kendi saflarına çekmek için maarifin gavur alfabesiyle gavurluk öğrettiği; mekteplerde ders aralarında çan çalındığı’ gibi teranelerle ortalığa çıkmışlardır. Bu nedenle muallimler birer aydın, ulema kesimi ise birer softa görünümündeydi.

Evet, çocukluğu muallimin sırası ile hocanın rahlesi arasında geçmiş olan köylünün, erişkin olup dengini sırtına alarak göçe durduğunda edindiği tereddütlü kimliğin içinden ‘kültürüne tanışık, ulusuna barışık’ bir “terakkiperver” kişilik çıkarması zaten beklenemezdi..

Bundan sonraki kuşaklar ise köylerinden kopuk, şehirleşememiş bir vaziyette varoşlara sıkışıp kalmıştır… Dedelerinin kendileriyle birlikte şehire taşıdıkları “Köylü İslamı’nı”, 12 Eylül darbecilerinin telkinleri ve dayatmalarıyla “Varoş İslamı” na dönüştürdüler… Mehmet Şevket Eygi’nin tespiti şöyledir: Bugünkü Türkiye"de ise, İslamın bayraktarlığını kırsal kesimliler, köylü zihniyetliler yapıyor. Sıkıntıların, aczlerin, başarısızlıkların, hezimetlerin ana sebebi buradadır. Dini hareketin bedevileşmesi, varoşlaşması son elli yıldaki yanlış stratejiler, metodlar, siyasetler yüzündendir. ".

Haklıdır.

Bir şehir dini olarak doğan İslam’ın felsefeden kopuk haliyle köylü kültürü, taşra kültürü, varoş kültürü içinde olan bu insanların elinde nasıl başka bir şekil alabilirdi ki ? (Ayrıntı için bknz: Postmodern ulema ve varoş İslamı Hasan ÖZSAN 19.1.2007 www.dorduncukuvvetmedya.com)

* * *

Şehirler, köylü İslam’ın günümüz kentsel dönüşümü olan varoş islam’ı ile kuşatma altındayken, siyasiler iktidar olma hevesi ve iktidarlarını koruma uğruna köylülüğü ve varoş yaşam biçimini destekler haldeyken, onların sırtlarını okşarken öğretmenlerin başarılı olmaları nasıl beklenirdi ki?...

hasanozsan@gmail.com

DKM ARŞİVİ