|
||||
| SOROS'UN ÇOCUKLARI İŞBAŞINDA! |
Önceki gün 8sutun.com'da “Bunlar varken, bize düşman gerekmez” başlığı ile Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın Amerika'da çizdiği, duyanları şoke eden Türkiye tablosunu okudum...
Konuşmanın yapıldığı Washington Enstitüsü, Yahudi lobisi destekli ve Türkiye Masası Şefi de özellikle Ak Parti karşıtı konferanslar tertip etmekle bilinen Soner Çağaptay...
Anadolu fay hattında bir azmettirici, bir de tetikçi/kundakçıları var; George Soros ve onun –uşakları demeye dilim varmıyor- avanesi.. Aylardır kendi kendime sorduğum “münafık kim? Soros mu, çocukları mı, ötekileşen aydınlar mı? Bu sorunun cevabını mercek altında görmek istedim. Bunun için birkaç ay geride kalan bir konuyu yeniden hatırlamak gerekiyor. ‘Açık Toplum Enstitüsü’nün ‘Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ başlıklı araştırmasında ortaya çıkan “mahalle baskısı” iddiası, günlerce gündemimizin ilk sırasını işgal etmişti. Öyle görülüyor ki, daha uzun süre de üzerinde tartışılacak gibi. Araştırma sonucu ortaya çıkan raporun, toplumsal eğilimlerimizden ziyade, radikal odaklardan siparişle elde edilmiş, olsa olsa bir yazı dizisi için derlenmiş röportajlara dayandırılması ve bunların da hiçbir bilimsel kritere itibar edilmeksizin genelleştirilerek aksettirildiğini görmek gerçekten ilim ve fikir namusu adına bir başka düşündürücü konu… Hiçbir ilmi ölçüte esas alınamayacak az sayıdaki(401 kişi) deneklerden derlenen verilerin, bir toplumsal olguya ışık tutma adına ortaya konması, akla ziyan bir saçmalık gibi görünse de, üzerinde durulmayı gerektiren bazı arka plan unsurlarına dikkat çekmek gerekiyor. Öncelikle, bu sunumun sahibi şayet bir siyasi parti veya odak olsaydı, buna bir siyasi “paranoya”; aralarında organik bağ bulunmayan kişilerin ferdi söylemleri olsaydı, birer şizofrenik “zırva” diye bakmak mümkündü. Oysa burada ortaya konmak istenen maksatlı veriler, akademik unvanlı imzalarla popüler bir çalışma olarak sunuluyorsa, bu siparişin arka planında yatan sapkın düşüncenin maşa olarak kullandığı sunumlarını, salt paranoit bir aydın çarpıtması ya da şizofren zırvalar olarak kabullenmek mümkün değildir. Burada ilk evvela bir şeyi hatırlamakta yarar görürüm; belki söz biraz uzayacak ama, bu araştırmaya destek sağlayan TESEV ve “Açık Toplum Enstitüsü” gibi kapalı kutu yapılanmalar ile bu kapalı kutuların asli sahibini hatırlamakta/hatırlatmakta yarar umuyorum. Önce, bu sahip kim?; George Soros. George Soros bir demokrasi aşığı(?). Ancak O’nun demokrasi aşkından önce Türkiye aşkını birazcık irdelememiz gerekiyor. Onun bize olan aşkı, “Türkiye Ekonomik Sosyal Etüdler Vakfı(TESEV)” ve “Açık Toplum Enstitüsü” olarak ete kemiğe bürünmüş olarak kendini gösteriyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde kurduğu ve aydın-siyasetçi-işadamı- Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra Ermenistan, Azerbaycan, Moldova, Beyaz Rusya gibi devletlerde de Soros rüzgarının etkisiyle iktidar değişiklikleri üzerine demokrasi partneri olarak kumar oynanmışken, bir süre daha uluslararası siyaset sahnesindeki yerini koruyacağından da kimsenin kuşkusu yok. Soros, 1930 Macaristan doğumlu. Sovyetler, Macaristan’ı işgal ettiğinde bir Nazi işbirlikçisidir. 1944’te Macaristan''daki Nazi işgali sırasında, baba Tivador Soros, oğlu George’u sahte kimlikle Tarım Bakanlığı’nda işe başlatır. George Soros’un buradaki görevi, toplama kamplarına sürülen Yahudi’lerin el konulacak mallarını belirlemektir. Savaş sonrası kaçtığı İngiltere’de “London School of Economics”de, Sir Karl Pope ve Fredrich von Hayek’ten “Açık Toplum Düzeni” teorisini öğrendi. 1956’da ABD''ye göç etti. ABD’de her türlü legal/illegal para hareketlerinden büyük bir servet edindi. 1969 yılında 10 bin dolar sermaye ile Quantum Fund’u kurdu. Soros’un önlenemez esrarengiz yükselişinin başlangıç tarihi budur. Yahudi asıllı bu “Para sihirbazı”nın operasyonlarına en çarpıcı örneklerden biri, 1992’de İngiliz Merkez Bankası’na karşı yürüttüğü bir operasyon ile 985 milyon dolarlık kar elde ettiği olaydır ve tüm çömez spekülatörlerin ilk dersidir.! 1983 sonlarında, ABD Kongresi’nin onayıyla kurulan NED(National Endowment for Democracy-Ulusal Demokrasi Fonu)’in kurucu finansörlerinden biri de George Soros’tur. NED’in deklare edilen amacı, uluslar arası düzende “demokrasiyi yerleştirmek”tir. Sonradan açığa çıkan gizli amacın ise, Amerikan çıkarlarına zararlı olduğuna kanaat getirilen ülkelerde yandaş yönetimler oluşturup iktidara getirmektir. Soros'un OSI(Open Society Institute-Açık Toplum Enstitüsü) ne iş yapar? Enstitüyü besleyen Vakıf, ilk olarak 1979 yılında New York’ta kuruldu. Bunu 1984 yılında Macaristan’da kurulan Avrupa Vakfı takip etti. 2000’li yıllara geldiğimizde Türkiye’de bazı Sivil Toplum Örgütü görünümlü yapılanmaların Soros’un adamlarınca yakın markaja alındığını görürüz. Örneğin, bazı kaynaklara göre NED(National Endowment for Democracy-Ulusal Demokrasi Fonu)’in, Türkiye'deki bazı sözde sivil toplum örgütü görünümündeki organizasyonlara 4,7 milyon Dolar, OSI(Open Society Institute-Açık Toplum Enstitüsü)’nin de 1,073 milyon Dolar tutarında "demokrasi yatırımı" (!) yapmış olduğunu, bu çerçevede çeşitli çevrelerden çeşitli isimlerin Macaristan’da Central European University; İsrail'de “Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi, Israel Democracy Institute, Peres Barış Merkezi, Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Orta Doğu ve Afrika Araştırma Merkezi gibi popüler merkezlerde toplantı ve kongrelere götürüldükleri de bu sessiz sedasız oluşumun ilk temel taşlarını oluşturur. 2001 ekonomik iflasımızın gerçekleşmesinde NED’in TESEV’in TÜSİAD’ın ve ABD güdümündeki IMF’nin işbirliği içinde hareket ettiklerini ve bunda da Soros’un aktif rol oynadığını dillendiren çok ciddi teoriler de, unutulmaması gereken birer gerçeklik. Arşivlerde yerini alan küçük bir bilgi notu daha; Soros’un 2001 yılından beri Türkiye’de de faaliyet gösteren kurumlarından biri olan Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye için Avrupa’da imaj çalışması yaptığı ve Enstitü’nün Türkiye Direktörü Hakan Altınay’ın Vatan gazetesindeki bir habere göre, Soros"un Türkiye için sadece 2007 yılında 1.5 milyon dolar harcadığı ifade ediliyor. Soros, operasyonel anlamda ilk ciddi siyasi sınavını, CIA ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği Sırbistan'daki Miloseviç'in devrilmesi ile sonuçlanan ayaklanmada verdi ve rüştünü ispat etti. Arkasından Gürcistan ve dünyada çok büyük yankılara sebep olan Ukrayna ve Kırgızistan devrimleri ile bu zincirin halkaları devam etti. Çeşitli renklerle anılan tüm bu ülkelerdeki devrimlerin ortak paydası, ABD yandaşı, iktidar karşıtı muhalefet odaklarının maddi, lojistik her türlü ihtiyaçlarının Açık Toplum Enstitüsü benzeri masum sivil kuruluşlar üzerinden gerçekleştirilmiş olmasıdır. Soros, zehirli bir akrep gibi bulduğu her canlı organizmayı felç etmenin metodunu iyi biliyor. Renkli devrimlerini Orta Asya'dan, Orta Avrupa'ya kadar uzatan Soros, Türkiye'de de aynı bilindik metotlarının düğmesine basmış görülüyor; Soros’un planları, aydınların ihaneti ve laiklerin gafleti ile iç içe geçince, kısmen de olsa, suni bir “öteki” taraf oluşturmayı başardıklarını söylemek mümkün. Şimdi Ermeni, yarın Pontus, öbür gün Alevi-Sünni ayrışması derken, bundan sonra ardışık sosyal travmaların kapısının açılacağına kuşku yok. Bu dış destekli iç ihanetin hedefinde, Sevr anlaşmasını yeniden canlandırarak Türkiye’yi parçalara ayırıp güçsüzleştirme operasyonu var. Bu noktada akla takılan ilk soru şu; Soros’un kurşun askerleri kim? Bu kimlik ve kişilikleri tanımamıza yardımcı olacak özdeş kimliklere baktığımızda, maske takınmış masumiyetlerin gerçek yüzlerini fark etmemiz kolaylaşır. Soros vakıflarının ortak noktası, hayalet gibi görünmez güçlerle donanmış olmalarıdır; sadece adları bilinir, çok çok kurcalandığında birkaç piyon temsilcinin adına ulaşmak mümkündür. Örneğin TESEV Başkanı Can Paker veya Enstitünün Türkiye direktörü Hakan Altınay’ın isminden öte fazlaca bir isim listesi bulmanız epeyce zor. Can Paker, zaman zaman medyaya röportaj verdiğinde, “Vakfımızın proje gelirinin çoğu Türk sermayesinden geliyor” der, ama bu desteği sağlayanların kimlikleri, destekçileri ve konumları ile verdikleri desteğin nitelikleri üzerine dişe dokunur hiç bir laf etmez. Bulmacanın o kısmını çözmeyi, bizlerin firasetine bırakmayı tercih eder.! Bilindiği kadarıyla 60 ülkede aktif çalışmalar yürüten bu Vakıfların Türkiye ayağı Enstitünün açıldığı 2001 Eylül ayından bu güne Türkiye'nin müzmin platonik aşkı 'Avrupa Birliği, eğitim, siyasi reform, medya, kadın hakları, sivil toplum örgütleri ve bölgesel farklılıklar' olarak sıralanan projeleri desteklediği, yerli partnerleri üzerinden bu konudaki düşüncelerini/planlarını hayata geçirdikleri bilinen belli başlı çalışmalar. İş dünyasındaki partnerlerine gelince; bir ara Sabancı Holding yönetim kurulu başkanı Güler Sabancı’nın Soros ile ortak yatırım yapmaya karar verdiklerini açıkladığı basına yansımıştı. Soros’un Türkiye Temsilcisi Can Paker ise, bu yazımızda uzunca yer alan tartışmalı iki sivil toplum kuruluşu olan TESEV’in yönetim kurulu, Açık Toplum Vakfı’nın da Türkiye Danışma Kurulu Başkanı. TÜSİAD’da ve Sabancı Holding Yönetim Kurulu’unda da etkin yönetici konumunda bulunduğunu biliyoruz. Yine Türk medyasına yansıdığı kadarıyla, Soros`un `Açık Toplum Enstitüsü`nün Türkiye`deki tepe yöneticisi Hakan Altınay, Soros’un bir grup gazeteci ile aralarında Güler Sabancı, İshak Alaton, Bülent Eczacıbaşı gibi iş dünyasının ileri gelenlerinin bulunduğu bazı işadamları ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle geçmişte basına kapalı toplantılar yaptığını hatırlıyoruz. İş dünyası ile Soros ilişkilerine ilişkin son bir not; spekülatör Soros, Halis Komili'den 2003 yılında aldığı Yudum'u 4 yıl sonra açıklanmayan bir fiyatla Kuveyt’liler'e sattı. Kuveyt’li NBK (National Bank of Kuwait) Capital Private Equity, Türk gıda yağ üreticisi Yudum Gıda'yı Bedminster Capital tarafından idare edilen Southeast Europe Equity Fund Ltd'den satın aldığını açıklamıştı. Soros’un, kriz dönemlerinde kelepir fiyata kapattığı 9 şirketten 7'sini sattığı da biliniyor. Bu noktada geçmişe küçük bir hatırlatma ile değinmek gerekirse; ABD Başkanı Clinton döneminde Soros dünya ölçeğindeki operasyonlarda sadece paranın sivil gücü ile kapalı destekler verdiği ABD yandaşlığını, başkan Bush döneminde aleniyete dökmüş ve başta askeri tedarikçiler olmak üzere yeni yeni güç odaklarının oluşumuna destek verdiğini konuya az çok ilgisi olan herkes biliyor artık. Burada değişen tek şey var; o da farklı pozisyonlardaki esnekliği, siyasi akışa uyarlamak. Bunun örneklerini de hatırlayalım; "Dolar sihirbazı" Soros, 1998’de Slovakya’da, 1999’da Hırvatistan’da, 2000’de Sırbistan’da gerçekleşen devrimlerde en büyük itici güç(lokomotif) rolünü üstlenmişti. ABD’nin Sırbistan’daki Belgrad Büyükelçisi Richard Miles’ın yönlendirmesiyle, Soros tarafından fon desteği sağlanan, 2000 yılında Slobodan Miloşeviç karşıtı gösterileri düzenleyen Sırp öğrenci grubu Otpor(Direniş)’du. 2003 yılında da Gürcistan’da "Açık Toplum"un Tiflis şubesinin çok ileri roller üstlendiğini görüyoruz. Soros’un o dönemde Gürcistan Genç Avukatlar Birliği gibi sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya da para akıtmaya başladığı açık açık yazılıp çizilen genel-geçer bilgiler. Gürcistan devrimi sırasında dikkatmizi çeken bir rastlantı(!), "Sırbistan’daki renkli devrimi gerçekleştiren büyükelçi" unvanıyla tanınan Richard Miles’ın ABD’nin Gürcistan’daki Büyükelçisi olması tesadüf olamaz herhalde. Bir başka tesadüf(!), Sırbistan’daki renkli devrimin "mucitlerinden" Soros destekli "Özgürlük Enstitüsü" kurucusu G. Bokeria da Belgrad’dan sonra Tiflis’te boy göstermeye başlamıştı. Bu arada Soros’un desteklediği gençlik örgütü Khmara’nın da aktivitelerini dikkate almak gerekir. İşte Gürcistan’ın “Gül Devrimi” böyle gerçekleştirildi. ABD, maşaları eliyle tüm bu yaptıklarının bir benzerini de Ukrayna’da da yapmak istiyordu. Sırbistan’ın Otpor, Gürcistan’ın Khmara adlı Soros destekli gençlik örgütü Ukrayna’da "Pora"(Vakit, ya da Vakit Geldi) adıyla karşımıza çıkıyor. Pora’nın lideri V. Kaskıv zaten Soros çalışanlarından bir olarak biliniyor. Soros’un bizdeki Açık Toplum Enstitüsü’nün Ukrayna’daki ayağının adı; Uluslararası Rönesans Vakfı idi. Bir diğer sivil ayağı ise, Kiev’deki "Özgürlükler Evi" adını taşıyordu. ABD destekli bir başka kardeş kuruluşta yine Kiev’de “Znayu” adıyla faaliyet gösterirken, tüm bu kuruluşların sadece ABD ve Soros desteğinde olmakla yetinmeyip İngiltere’nin Westminster Demokrasi Vakfı, Alman Marshall fonu gibi bazı çokuluslu kuruluşlardan destek aldıkları da artık kitaplara kadar geçen, bilinen konular.. ve bu konular, bu güne kadar ne tam yalanlandı ne de tam ispat edilebildi ama bu, yaşanmakta olan bir vakıa. Tüm bu sivil görünümlü devrim dalgalarının tek başına ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA veya Soros vakıfları ile sınırlı olmadığını da unutmamak lazım. Elbette bu devrimlerin her ayağında, değişmez aktör Soros Vakfı ve ona bağlı Açık Toplum Enstitüsü belli bir yeri var. Dünya medyasının “Turuncu devrim” adını verdiği bu devrimin 40 milyon nüfuslu Ukrayna’da gerçekleştirilmesi öyle tek ayaklı bir destekle sağlanacak kadar kolay olmazdı ve olmamıştır da. Yaşanmış bazı örnekleri hatırlamakla yetindikten sonra tekrar konunun bize bakan yüzüne dönersek, sormamız gereken ilk temel soru şu: Soros Türkiye’den ne bekliyor, ya da ne istiyor? Öncelikle cevabını aramamız gereken ve mutlaka bulmamız gereken soru bu. Beynimize saplanmış bu “kıymık” soruyu, Türkiye’nin Soros’la doğrudan ya da dolaylı ilişki içinde olmayan yöneticileri, akademisyenleri, iş çevreleri, siyasetçileri vs. mutlaka, saplantısız, ön yargısız ve paranoid nöbetlere girmeden doğru teşhis etmek ve gerekli karşı duruşunu ortaya koymak zorundadırlar. Bugün mevcut Ak Parti iktidarının tepesinde sallanan Demokles’in Kılıcı, “Mahalle Baskısı” argümanı etrafında odaklanmaktadır. Bu odaklanma, ne hikmetse Ak Parti iktidarının ilk 3 yılına kadar hiç söz konusu değilken, Nisan 2006 tarihlerinde İstanbul’da yapılan, “Dünya Demokrasi Hareketi ” adlı kuruluşun 4. Genel Kurulu toplantısına Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sadece açış konuşmasını yapıp fazla ilgi göstermemesinden sonra bir yoğunlaşmanın başladığını görüyoruz. Bu toplantıda güdülen amacın, renkli devrimleri Orta doğuya yaymak ve bunda da Türkiye’yi bir sıçrama tahtası(tramplen) olarak kullanmaktı. Recep Tayip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti iktidarı, burada kendine biçilen röle razı olmadı ama, akrebin kıskacına düşmekten de kendini yeterince koruyamadı. Bu kıskaç, %47’lere varan halk desteğini adım adım aşındırılıp, kendilerine ayak bağı olamayacak noktaya indirgeninceye kadar da devam edecek görülüyor. Bilim adamlarımız, iyi niyetli kuramsal analizlerinde ister buna “mahalle baskısı”, ister “suskunluk sarmalı”, ister “sessizlik sarmalı” desinler, ister “toplumda yalnızlık/azınlık psikolojisi” desinler; sonuçta bu bir “iktidar sindirmesi” sopası olarak aktive edilmiş görülüyor. İşin vahim olan tarafı, toplumun “düşünce iklimi”ni oluşturacak açılımlara önayak olması beklenen bilimsel çevrelerin bu kasıtlı sapkınlığa önayak olmaya vicdani rıza göstermeleridir. Bu kirli işbirliğinin finans, akademik çevre faktörlerine ilaveten sacayağını tamamlayacak olan “medya” unsurunun öncelikli olarak hazırlanmış olmasıdır. Ön yargısız kategorilendirmelerde toplumsal erk sıralamasında “dördüncü kuvvet” olarak yer alan medyanın, ağırlıklı olarak, Erol Simavi’nin nitelemesi ile burada “birinci erk” ya da “silah” olarak yerini almış olmasıdır. Toplumsal algıda, onların “iyi “ dediğinin “iyi”; “kötü” dediğinin “kötü” olarak sürekli empoze edilmesi aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Bunun son örneği, konumuzun da ana eksenini oluşturan olay; Soros’un desteklediği Açık Toplum Enstitüsü’nün fon kaynakları, Alman Friedrich Ebert Stiftung desteği ile TESEV adına Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak, Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Ali Çarkoğlu ile beraber 'Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset' anketini yapmış ve orada "Türkiye'de irtica tehdidi yok ama irtica algılaması var" sonucuna varmışlardı. Bunu da, “Türban takanlar azalıyor, toplumda şeriat özlemi yok” gözlem sonucuna dayandırarak ifade etmiş ve laikçi kesimin ağır eleştirilerine maruz kalınca da şimdi aynı kaynaktan beslenmeli/destekli 'Türkiye'de farklı olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler' başlıklı araştırma (265'i erkek, 136'sı kadın toplam 401 denek) sonuçlarına göre, Türkiye tam bir –tahammülsüzlükler ve baskılar- ülkesi olmaya aday, Anadolu’da müthiş bir dindarlaşma yaşandığını, bunun da “ötekiler” üzerinde ağır bir “muhafazakâr mahalle baskısı” yarattığını söyleyen bir noktaya gelmiş bulunuyorlar. Bir sosyal vakıanın, bu kadar kısa sürede ters yüz edilemeyeceği gerçeğinden hareketle ortaya konan bu rapora bakıldığında, toplumsal sorunlarımızın bilimsel düşünceye dayalı değil, karşıtlıklar üzerinden değerlendirildiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Burada, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler bölümünde Prof. Dr. Binnaz TOPRAK’ın TESEV adına yurtdışı toplantılara katıldığı, Alman Sosyal Demokrat Partisi örgütü olan Friedrich Ebert Stiftung desteği ile "Siyasi İslam Saha Araştırması" adı verilen projeyi yönettiği, 16-18 Nisan 1999'da Ürdün'e gittiklerini buradan da İsrail'de Begin-Sedat Stratejik İncelemeler Merkezi ile "Türkiye-İsrail İlişkileri ve Dış Politikaları, Ortadoğu Barış Süreci, Güvenlik, Bölge Ülkeleri Arasındaki İlişkiler" konusunda bir yuvarlak masa toplantısı katıldıklarını, yine bu arada İsrail Demokrasi Enstitüsü ve Moshe Dayan Orta Asya ve Afrika Araştırma Merkezi ile görüşmeler yapılarak burada onlarca akademisyen ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi ve TESEV adına katılan Prof. Dr. Binnaz TOPRAK' ın "Siyasi İslamla Uzlaşma Gerekliliği" konulu bir tebliğ sunduğu artık kitaplara konu olmuş bir gerçek(Sivil Örümceğin Ağında) anlatılıyor. Aynı kaynaklarda "Siyasi İslam Saha Araştırması" adı verilen projenin de Sayın TOPRAK ve Sayın ÇARKOĞLU tarafından yönetildiğini ve Friedrich Ebert Stiftung buna katkıda bulunduğunu okuyoruz. Araştırmanın en ilginç tarafı ise, örneklemelerin sınıfsal kategorilerden seçilmiş olmasına karşın, analizlerin etnisiteye göre yapılmış olmasıdır. Düşündürücü olan şey, tıpkı bu yıl başında medyamızda yer alan (örneğin Turktime.com, 02.01.2009) Amerikan merkezli United States Center for World Mission (USCWM) adlı vakfın, Aralık 2008 verilerine göre, Türkiye nüfusunun etnik yüzdeleri ve bunun rakamsal karşılıklarının verilişi karşısında duyduğum kuşku gibi. Bu verilere göre; Türkiye'nin nüfusunun 74 milyon 398 bin 700 olduğu, nüfusun yüzde 71'ini oluşturan 52 milyon 826 bin kişinin Türk, Zazalar ile birlikte Kürtlerin sayısının 15 milyon 426 bin olduğu, Türkiye'de 1 milyon 313 bin Zaza'nın yaşadığı, Kürtlerin 5 milyon 902 bininin ise Türkçe konuştuğu, Türkiye'de 1.8 milyon Arap, 910 bin Çerkez, 620 bin Fars, 540 bin Azeri, 76 bin Ermeni, 28 bin Süryani, 14 bin Rum ve 13 bin Musevi bulunduğu vurgulanıyor. İyi güzel de, “size ne bundan kardeşim” diyemiyoruz, çünkü hesap(!) başka.. dönelim konumuza… Bu arada bir zavallılığa da dikkat çekmek isterim; 2008’in sonuna iki gün kala (29 Aralık 2008) günü Star gazetesinde Sayın TOPRAK’la yapılmış uzun bir röportaj yayınlanmıştı. Kelimenin tam anlamı ile özetlemek gerekirse, aczin, idraksizliğin, ahmaklığın ve kullanılmışlığın zirvesine oturtulacak birebir tarihi bir vesika.. bir hilkat garibesi “şaşkın ördek”le karşı karşıya bırakıldığımızı görüp Türk akademik hayatı adına hayıflanmamak elde değil. Türk aydınının kullandığı bilimsel kritik yapma teknik kuramlarına mutlaka eklemesi gereken yeni bir tür olarak, bilgi terörizmi kategorisinin eklenmesine ihtiyaç var. Bu güne kadar tanığı olduğumuz dini, ideolojik, etnik faktörlerden kaynaklanan tüm türlere bir de manipüle edilmiş bilimsel terör kategorisinin de marjinal bir yapıda kendini gösterebileceğinin 21. yüzyıldaki ilk örneğini Sayın Toprak sayesinde görmüş oluyoruz. Bu kategoride yeni haberler:
Bu kategoride önceki haberler:
|



Önceki gün 8sutun.com'da “Bunlar varken, bize düşman gerekmez” başlığı ile Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın Amerika'da çizdiği, duyanları şoke eden Türkiye tablosunu 

