forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

ANADOLU İNSANI DENİLEN ENDEMİK BİR TÜR VAR MIDIR?... VARSA BU TÜR EKRANLARDA NASIL YETİŞTİRİLİR?

Aktif .

 NESLİHAN YALMAN

25 Kasım 2009 sabahı televizyonda kanalları dolaşırken Müge Anlı’nın ATV’deki programına takıldım. Tamamını hiç izlemediğim ve daha önce birkaç defa göz ucuyla baktığım programda, üç yaşındaki bir çocuğun vahşice öldürülüp, cesedinin ailesinin yaşadığı köyün yakınlarına atıldığı anlatılıyordu. Bildiğim kadarıyla program bu tarz olayları işleyen bir formata sahipti.

Ölen çocuğun annesi ve babası konuk olarak programa katılmışlardı. Bilirkişiler arasında, ismini öğrenemediğim Hulusi Kentmen babacanlığında bir avukat ve Arif Verimli bulunuyordu. Tatlı Sert adlı bu programın anlı şanlı sunucusu Müge Anlı da baş köşeye yerleşmişti.

Dikkatimi çeken nokta, programa katılanlarla program sunucusu arasında yaşanan iletişim kriziydi. Adıyaman’ın küçük bir köyünden gelen anne olayı  anlatmaya çalışıyor; Müge Anlı anlatılanları anlayamadığını belirtiyordu. Ardından baba devreye girdi ve meseleyi dili döndüğünce açıklamaya başladı.

Bizim ‘Anadolu insanı’ şeklinde kullandığımız bir tabir bulunduğunu o anda anımsadım. Bu ifadeyi oldum olası çözememişimdir. Nasıl bir türdür şu Anadolu insanı? Köylerde, kasabalarda yaşayan ve şehirle ilişkisini uzaktan kuran insan güruhuna mı böyle denir? O zaman biz kimiz? Bu yazıyı yazan ben ve okuyan sizler… Adına Anadolu denilen bir coğrafyanın göbeğinde nefes alan Atlantisliler miyiz?  Anlamakta zorluk çekiyorum.

Modernleşme açısından bakıldığında, Anadolu insanı ve kentli insan misali bir ikilik yaratılarak sorun kolaylıkla çözümlenmeye çalışılıyor diyebilirim. Artık internetin, cep telefonunun, televizyonun ücra köşelere ulaştığı ve ‘Turkcell’linin gücü/Turkcell’in çekim gücü’ gibi sloganlarla köylerdeki vatandaşlarımızın oynatıldığı reklam filmlerinin fink attığı bir ortamda ‘Anadolu insanı’ ifadesi aynı tanımı karşılayabilir mi? ‘Her şeyin bir nedeni olmaz. Bazı şeyleri beğendiğiniz için seversiniz.’ sloganının bir araba reklamı için kullanıldığı ve kapitalizmin düsturu haline geldiği bir dünyada Anadolu’yu geçelim, insan olmanın sınırları nelerdir?  Tartışmalıyız.

Sanırım, kendi değer yargılarımızla karşımızdakileri yargılayınca ortaya daha büyük iletişimsizlik sorunları da çıkıyor. Ne kendimizi ve geçmişimizi hatırlıyoruz ne de karşımızdaki bizim şimdimizi anlayabiliyor. Birimiz köyde çapa yapıp, domatesini yetiştiriyor. Birimiz o domatesi marketten paketle alıyor. Aynı domatese yüklediğimiz değerler biçimi bizi farklı kılıyor.

Örneğin; değindiğimiz programda ölen çocuğun babası kız kardeşinin genç yaşta evlendiğinden, bu evlilik sonlandıktan sonra da bir daha evlenmediğinden bahsediyor. Müge Anlı şu an kırklı yaşlarında olan bu kadının ilkokul çağlarında evlenmesini bir bayan olarak kınıyor. Adam da onların köyünde berdel diye bir gelenek olduğunu belirtip, aile mensuplarının karşılıklı evlendirildiğini belirtiyor. Anlı’nın anladığı anlamda modern bir evlilik değil, bir ‘evlendirmelik’ söz konusu...

Çocuğun öldürülüşü konusunda verilen ifadelere başvurulurken, babaannenin söylediklerini anlamlandıramıyor bu sefer Anlı. O dönemde ayağı kırık olan babaannenin ifadesindeki ‘güneydoğu’ kelimesine takılıyor. ‘Annenizin cahil bir kadın olduğunu siz söylüyorsunuz.’ diyor adama.

Cahil kelimesinin kullanılmasını yakıştıramadığımı belirtmeliyim. Adam cahil diye bir sözcük sarfetmedi. Sadece annesinin okumamış olduğunu imâ etti. Cahil kelimesi ‘okur yazar olmayan’ anlamını taşıyabilir. Siz bir program sunucusu olarak, Adıyaman’dan da gelse insanların aile içi ilişkilerine, annelerine ve babalarına saygılı olmak zorundasınız. Nezaketinizi bozmadan ‘annenizin okuma yazma bilmediğini belirtmiştiniz.’ diyebilirsiniz. Okumuş olmanız yahut apartman dairesinde oturmanız size söylemi kaba bir üslupla kurma hakkını vermez. Her ne sebeple olursa olsun, cahil kelimesini kullanmak argoya kaçmaktır diye düşünüyorum. Yerine ikame edilecek daha sağlıklı ifadeler mevcutken… Üstelik, kimin kime göre hangi konuda cahil olduğunu da bilemeyiz. Okumuş-okumamış karşıtlığını sürekli gündemde tutmak da yerinde saymaktan başka bir şey olmaz.

Nitekim; her bölgenin kendine göre işleyen özel ve kemikleşmiş bir yapısı  var. Bu kadın da zamanında okuyamamış olabilir; okutulmamış da olabilir. Bunu bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi, kendi şehirli kalıplaşmış önyargılarımızla bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Olayların iç yüzünü öğrenmeden, kendimizce doğru kabul ettiğimiz şeyleri karşı tarafa ve izleyiciye dikta etmeye çalışıyoruz. Farkında olmasak da, birilerini sürekli rencide ediyoruz.

26 Kasım 2009’da Haber Türk kanalında Teke Tek Özel programında aynı hataya Fatih Altaylı da düştü. İSAM başkanı Mehmet Akif Bey burs verdiklerini ve her görüşten öğrenciyi kabul ettiklerini belirtirken bir örnek sundu. Öğrencinin biri hocasına gidip: ‘Burada İslamiyet’le ilgili çalışmalar yapıyorlar. Benim kıyafetime hiç dikkat etmediler.’ demiş. Altaylı da, ‘öğrenci başörtülü müydü?’ diye sordu. İSAM başkanından ‘Hayır.’ yanıtını aldı. Fatih Altaylı ‘Haaa… O zaman dekolteli…’ deyiverdi. Benzer ifadeler televizyonda sıkça tekrarlanır oldu. Artık, birilerinin başörtüsünün karşısına dekolteyi koymayı bırakacak kadar profesyonel olunması gerektiği kanısındayım. Dile hakimiyet hassasiyetinin üzerinde önemle durulmalı… Özellikle medya tarafından… Mesela, bu konu Haber Türk’te ‘Dil ve Medya İlişkisi’ başlığıyla tartışılabilir.

Yönlerini Şaşırmış Mantar Toplayıcıları  Bizim Babaanneyi Anlayabilirler mi?

Müge Anlı’nın babaanne konusundaki ifadelerine karşı, Arif Verimli’nin araya girerek yaptığı bir saptamayı önemsiyorum. Verimli: ‘Orada okuma yazma bilmeyen kendi diliyle söyler, okur yazar da kendi diliyle yazar. Babaanne tam anlamıyla güneydoğu dememiştir de; caminin ilerisi, şu evin ötesi gibi bir ifade kullanmıştır. Tutanak tutan da onu ‘güneydoğu’ yazmıştır.’ bâbında bir çıkarsama yaptı. Bu açıklamayı çok çarpıcı buluyorum. Çünkü; iletişim kopukluğu olayın başından itibaren var. İfade tutanaklarından başlayan bir algı farklılığı… Köy halkından jandarmaya, jandarmadan mahkemeye, mahkemeden televizyona… Koskoca bir kopukluk…

Şehirli insanın yön duygusunu nasıl yitirdiğine ve doğadan ne denli uzak kaldığına dair kimi örnekler de görebiliyoruz programda. Ölen çocuğun babası ‘kıbleye bakmak’ ifadesini kullanıyor. Anlayamıyoruz. Ardından ‘Doğu’ diyor. Müge Anlı ‘Doğuyu geç, bilmiyoruz.’ diyerek, adamı açık bir ifade kullanmaya davet ediyor. Bir işaret, bir gösterge istiyor. Belki de, şehirlerdeki yön tabelaları gibi net bir belirteç… Adıyaman’ın on iki haneli bir köyünden bahsediyoruz. Orada sizin yaşadığınız İstanbul’un yahut Ankara’nın kodları/kuralları işlemeyebilir. Anlamaya çalışarak olaya vâkıf olmak lâzım…

Sabah gazetesinin 8 Kasım 2009 tarihli The New York Times ekinde ‘Mantar Toplama Merakıyla Hipnotize Olan Ruslar Ormanda Kayboluyor’ başlıklı bir çeviri okumuştum. Çeviride Rusların birçoğunun ormanda mantar toplarken kayboldukları ve kimilerinin bu yüzden öldüğü anlatılıyordu. İnternette ‘mantarcılar klübü’ isimli bir site kuran Aleksandr Kuznetsov da, eskiden Rusların ormanda mantar toplarken kaybolmadıklarını; kaybolanların yön duyguları körelmiş asfalt insanları olduklarını söylüyordu.

Bir zamanlar göçebe topluluklar içinde yaşamış ninelerimizden ve dedelerimizden geriye kalanların üzerine asfalt döküp, debriyaja basan bir neslin çocukları olduk. İnanın, Ege’nin merkezinde yetişen şifalı otlar kimsenin umurunda değil. Yahut, çamların altında biten mantarlar da… Rusya’da vuku bulan meselenin Türkiye ayağında benzeş sorunlar yaşanıyor. Çocuklarımıza geçmişimizi, hatta şimdimizi aktarma problemimiz var. Kendi kendimizi yiyip bitirmemize neden olan bir modernleşme sorunumuz da… ‘Biz kimiz, kimlerdeniz?’ dediğimizde mal mal aynaya bakanlardan olduk.

Buraya kadar yazılanları mühim bulmayanlar, olur böyle vakalar diyenler çıkabilir. Ben iletişimsizlik probleminin de ötesinde, vicdani bir probleme parmak basmak adına Anlı’nın programının en dehşetengiz tarafına değinmek istiyorum.

Seyircilerin ‘aile öldüreni biliyor ve köy yeri olduğu için gizliyor’  yorumlarını duyunca kanım dondu. Böyle bir şey ispatlanmadan, birilerinin alelacele suçlanıp insanlar tarafından yargılanmasını şirazeden çıkılan kısım olarak görüyorum. Diyelim ki, aile cinayeti biliyor ve akrabalardan biri yaptığı için gizliyor. Bu durumda bile taktir seyircinin ve sunucunun değil, Türk adaletinindir. Yorumu yapanların ‘vurun kahpeye!’ zihniyetini taşıyanlardan bir farkı yoktur. Ne yani, şimdi her önümüze geleni biz mi infaz edelim? O zaman kimin yaptığı vahşeti kınıyoruz? Kimin değer yargılarına göre kimin cezasını vereceğiz? Kriterlerimiz ne olacak?

Ben de minicik bir masumu hunharca öldüren zihniyetin asılması taraftarıyım. Ama, kalkıp da ‘Verin ben kendi elceğizimle asayım’ da demiyorum. İpe çamaşır asmaya benzemez adam asmak. Hukuki çerçeve neyse ona uymak gibi bir yükümlülüğüm(üz) var.

Benzer bir durumu daha önce Mardin’deki Bilge Köyü Katliamı olayında da yaşadık. Böylesi canince bir kıyımı savunacak tarafım yok. Fakat, olayın medya ve gerekli merciler tarafından net bir şekilde anlaşılamamasının ve kimi zaman konuya abuk sabuk yorumlar getirilmesinin de nedenleri var. Bölgenin kendine has dinamiklerinin ve akrabalar arasındaki ilişkilerin doğru biçimde okunamaması… Bu konuda çalışma yapan bir sosyolog, bir halkbilimci, bir antropolog konunun aktarılışına hemen müdahale etseydi, medyada çok daha farklı çıkarsamalar ortaya konabilirdi. Kıyımın analizi etraflıca yapılabilirdi.

Bence bilimin gücü de burada açığa çıkar zaten. Toplumu aydınlatabilmekte veya devletin yargısına yardımcı olabilmekte… O bölgedeki şartlara göre projeler üreterek, yöre insanlarıyla beraber bir şeyler başarabilmekte… Kız çocukları okusun da okusun yahut ‘bunlar cahil kalmışlar, biz doğru yolu gösterelim’ gibi tepeden inme bir kafa yapısı hepimizi çok daha vahim olaylara seyirci kalmaya zorluyor. Önce anlamalı, sonra rotamızı belirlemeliyiz. Bu konuda derinlikli akademik çalışmalar yapılmalı, sivil toplum örgütleriyle belediyeler birlikte hareket etmeli…

Kim Boş? Kim Dolu? Peki Nedir Anadolu?

Varolan zihniyeti değiştiremediğimiz için; ‘metres’ hayatı yaşamayı  kabul etmiş İstanbullu bir kızın da, ‘kuma’ olmaya boyun eğmiş Hakkarili bir kızın da yaşadığı sıkıntıları anlayamıyoruz. İkisi de kadınlığın getirdiği problemleri başka türlü baskı araçlarıyla, başka şekillerde yaşıyorlar. Hangi aklı başında ve muhakeme yeteneğine büyük oranda hakim kadın metres olmayı kabul eder ki? Akabinde, niye metres olan kadınla birlikte karısını aldatan adamın durumunu da masaya yatırmıyoruz? Ortada toplumsal bir sorun varsa, onu geniş açılardan bakarak değerlendirebiliriz. ‘O kötü, bu ahlaksız, şuna yazık, buna aferin’ söylemleriyle sadece kesin kez yargı belirtmiş olur, sorunların kökenine inemeyiz. Batman’daki kadın intiharları ülkenin batısında bilgisayar başında makale yazılarak çözülemez.

Batıdaki kadının da, doğudaki kadının da cinsiyetinden ötürü maruz bırakıldığı kimi sorunlar mevcut… Yahut, geçmişten bu yana uzayıp giden varoluş problemi… Sorunlar benzer… Bunları önleyecek/azaltacak yöntemler farklı… Her bölgenin kendi iç şartlarına göre yaşanan sıkıntılar var. Bir kadının çok rahat bir hayat sürmesi de, çok kapalı bir çevrede yetişmesi de travmatik durumlara sebebiyet veriyor. Bunun anlaşılması gerekli… O zaman birimiz ‘gavur İzmirli’, diğerimiz ‘Kürt Diyarbakırlı’ olmayız.

Bizim öz kültürümüz namertliğin üstesinden gelen saf Anadolu kültürü diyenin de, bizim öz kültürümüz halis Osmanlı kültürü diyenin de bir algılama problemi var. Çünkü; Anadolu bizatihi bu iki kültürün, konar-göçerlikle yerleşikliğin kesiştiği yerde zuhur ediyor. Gerilimli bir kesişme olsa da… Gerçek bu!.. İttihat Terakki de biziz, oluşturulan çekirdek cumhuriyetçi kadro da… Türkiye İşçi Partisi de bizim partimiz, Refah Partisi de… Türkü de bizim türkümüz, rembetiko da bizim rembetikomuz… Truva Savaşı da bizim tarihimiz, Şeyh Bedrettin Olayı da… Dede Korkut da bizim anlatıcımız, Heredot da… Niçin bahçemizi budayarak çorak hale getirmeye çalışıyoruz? Hepimizde bir parça karma Anadolu insanı genetiği yok mu? Anadolu ruhu bütüncül bir şey değil mi zaten? Eğrisiyle doğrusuyla…

DKM ARŞİVİ