forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

ORADAYDIM!

Aktif .

gurkan haydar kilicarslanGÜRKAN HAYDAR KILIÇARSLAN: 29 Mayıs Cuma 2009. İstanbul’un fethinin 556. yıldönümü. Bir Cuma günü. Trafik her günden daha çetrefil olacak. Bir karar vermem gerekiyor. Arabamın benzin göstergesi fena görünmüyor. Beni götürür ve getirir. KGS kartım da henüz iflas etmiş değil. Saat öğlene yaklaşıyor.


Ya şimdi gitmeliyim, ya asla gitmemeliyim. Kader anı. Yazı tura atıyorum. 2 kez gitmemek, 1 kez gitmek çıkıyor. Ve ben her zaman olduğu gibi kaybedene oynuyorum. Gidiyorum. Yola çıkıyorum. Kurtköy’den TEM’i geçmek zor olmuyor. 160 bile yapabiliyorum. Gişelerden sonra köprülerin yolları ayrılıyor. Ama Boğaziçi Köprüsü’nün bağlantı yolunda yol tıkanıyor.

Bir kaza olmalı diye düşünüyorum. 1 saatte köprüye ulaşıyorum. Köprüden sonra benzer sıkıntı, Beşiktaş’a inerken karşıma çıkıyor. Artık İstanbul kurdu olduğumu söyleyebilirim. Sırt sırta trafikte araya girecek taksilere, otobüslere bile şans tanımıyorum. Nihayet Maçka’ya tırmanıyorum. İspark’ın 2 saati 5 TL’lık parklarından birine park ediyorum. Saat 2’ye yaklaşıyor. Aslında geç kaldığım bile söylenebilir. Ama karnım aç. Gideceğim yerde yemek yiyemem. Park ücretini verdikten sonra cebimde sadece 30 TL kaldı. Hem çişim de geldi.


Bu yüzden kendimi Maçka Parkı üstünde bulunan çay bahçesine atıyorum. “Buralarda tuvalet var mı?” diye soruyorum. Sahibesi olan kadın yalan söylüyor. “Hayır, tuvalet yok burada” diyor. Sanki kendileri asla işemezlermiş gibi gözünü kırpmadan yalan söylüyor. Halbuki az ileride bir personel tuvaleti var. Oraya gidiyorum. Sonra bir tost ısmarlıyorum. Manzaram İ.T.Ü. Gümüşsuyu yerleşkesi. Benim okulum. Anılarım resmi geçitte ve ben onları bir faşist general gibi selamlıyorum. Hepsiyle gurur duyuyorum. Geçit bittikten sonra buraya neden geldiğimi anımsıyorum ve doğruca Nişantaşı’na yöneliyorum. Daha önceleri buralarda sürttüğüm için Salomanje’nin yerini biliyorum. Meşhur güneş gözlüğüm gözümde. Ama tebdil-i kıyafet içindeyim. Sakalımı geçici olarak kestim çünkü. Kökü bende. Uzatacağım tekrar. Salomanje’nin önüne geldiğimde içeriye bir göz atıyorum. Fakat gözlüğümü değiştirmem gerek. Bir şey göremiyorum.

Değiştiriyorum. Oradalar. Tanıyorum onları. Hemen kapı önünde bulunan masalardan birine geçiyorum. Garson anında menüyü getiriyor. Sanki esaslı bir yemek ve şarap içecekmişim gibi menüyü evirip çeviriyorum. Bakıyorum orasına burasına bir türlü karar verememiş gibi. Garson oldukça umutlu. Oysa sadece çay ve kahvenin fiyatını arıyorum menüde. Nihayet buluyorum. Sevinçli bir haber. Çay 2.5 TL. “Hah, tamam diyorum. Buradan batmadan çıkarım.” diyorum. Ama 2 tane çayla 2 saat geçirmenin güçlüğü geliyor aklıma. Ben de “Battı Balık Yan Gider” diyor ve bir latte ısmarlıyorum. Dile kolay. Tam 7 TL. Garson kardeş Latte’yi duyunca biraz rahatlıyor.

Serdar Turgut’un, Soner Yalçın’ın, Ali Saydam’ın sırtları dönük. Ama aynadan yüzlerini görebiliyorum. Konuşmalarını duyacak kadar yakınım. Karşılarında Oray Eğin, Ayşenur Arslan, Tuğçe Tatatri ve sima olarak tanıdığım halde o an ismen çıkartamadığım 3-4 bayan daha var. Muhabbet koyulaşmış. Serdar Turgut’u biraz durgun görüyorum. Şarap içiyor. Oray Eğin masada ne var ne yok götürüyor ve herkesten daha çok konuşuyor, gülüyor, New York’tan bahsedip duruyor. Hafiften çakır hali de var. Bu arada sık sık “İsmail”in adı geçiyor. Her defasında gülüyorlar. Bu konudaki detayı burada yazamam. O kadar da değil. Medya paparazziliğinin de bir sınırı var. Benim latte bitiyor. Bir kadın nazar boncuğu satıyor. Biri pembe, diğeri mavi. “Al sana hediyem olsun” diyor. “Biri kızın için, biri oğlun için” diyor. “Oğlum kızım yok” diyemiyorum. Alıyorum ve hediyesi 1 TL veriyorum. Kadın başkasına satamıyor. Sadece bana satabiliyor nazar boncuklarını ve gidiyor. Nişantaşı’nın öğle saatlerini yaşayan sokaktan şık bayanlar ve erkekler gelip geçiyor. Ben yeniden kafamı medya masasına döndürüyorum. Bir çay ısmarlıyorum.

Bu arada yeni televizyon programından bahsediyorlar. Ahmet Hakan’ın Uğur Dündar’ın dalağını sökmekle meşgul olduğunu söylüyor Oray Eğin. Anlaşılıyor ki, az sonra Ahmet Hakan da gelecek. Bu arada masanın sima olarak tanıdığım mini etek giymiş bayan iştirakçilerinden biri sık sık telefon etmek için masadan ayrılıp önümde dikiliyor. Telefonda birisine Salomanje’nin adresini vermeye çabalıyor ama bilemiyor. Teşvikiye Camisi diyor, ötesini getiremiyor. Yüzünü bana dönüyor ve çaresiz benden yardım istiyor. Ona Salomanje’nin adresini veriyorum. Sanki her Cuma buraya ben gelirmişim gibi grubun başka bir iştirakçisinin buraya gelmesine yardımcı da oluyorum. Öte yandan sık sık medya masasına dönüp bakıyor olmam masanın iştirakçilerinden bazılarının dikkatini çekiyor. Kimisinin yüzünde, ne yalan söyleyeyim, “Kim bu hıyar! Niye bize bakıp duruyor! Tamam biz meşhuruz ama bu bakışlar hiç tekin değil” duygularını okuyorum. Kimisinde “Ben bu kekoyu bir yerden tanıyorum ama nerden” ifadesi var. Kimisinde “Sapık mıdır nedir?” sorusunu okuyorum. Ben çayımı yudumlarken aniden bir ses duyuyorum ve kafede bir heyecan fırtınası esiyor. “İşte geldi” diyorlar. Bir bakıyorum herkes ayağa kalkıyor. Hatta Salomanje’nin diğer masalarında bulunan müşteriler bile ayağa kalkıyor. Herkes ayağa kalkıyor. “Ne oluyor?” derken kafamı bir döndürüyorum. Şoförü olan sıkı bir araçtan “medyanın gavsı” iniyor.

Hıncal Uluç Hazretleri Salomanje’ye teşrif ediyorlar. Bir tek ben ayağa kalkmıyorum. Alternatif medyanın isyankar şerefine hiç merak etmeyin halel getirtmiyorum. Hıncal Uluç ben hariç herkesle öpüşüp koklaşıyor ve tamı tamına karşıma oturuyor. Sanıyorum kuru fasulye ısmarlıyor. Bir süre sonra onunla da sık sık göz göze gelmeye başlıyorum. Hıncal Uluç arada bir kahkahasını atıyor. Zaman zaman duruluyor. Bana doğru bakıyor. Kesiklerime karşılık veriyor. Herhalde o da “bu işte bir terslik var” diyor. E Hıncal Uluç bu... Hissediyor. Salomanje konukları arasında farklı bir şey, bir “creature”, ortamda bir “alien” olduğunu anlıyor tabii. Yılların dedektör gözleri ortamı taradığında benim üzerimde “unknown” yazıyor. Öte yandan Oray Eğin sanki benim orada olduğumu bilirmiş gibi ve bana nispet yaparcasına Hıncal Uluç’un sayfasından bir parça istiyor. Diyor ki, “Abuzittin’in yerinde ben yazabilir miyim?” Halbuki benim o sayfanın tamamında gözümün olduğunu cümle alem biliyor. Ama ben yine de sinirlerime hakim oluyorum.

Bir çay daha ısmarlıyorum. İşte tam o anda önümde Ahmet Hakan dikiliyor. Sandığımdan meğer pek kısaymış mübarek. O da sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Günün en sessizi ise Soner Yalçın oluyor. Ya sesi çok az çıkıyor ve ben metal müzik dinlemek yüzünden duyma kabiliyeti azalan kulaklarım nedeniyle duyamıyorum. Ya da hakikaten pek az konuşuyor. Ali Saydam ve Oray Eğin’in kahkahaları Hıncal Uluç geldikten sonra dinginleşiyor. Bu arada birinci ağızdan Ahmet Arsan’ın Ahmet Hakan olduğunu yerinde teyit ediyorum. Oray Eğin de Abuzittin sayfasında Oray Arsan olarak yazmak istediğini söylüyor.

Uğur Dündar’ın da geleceği söyleniyor. Ne var ki benim 2 saatlik park sürem dolmak üzere. 2 saati  aşarsam bir 5 TL daha vermek zorundayım. Benimkisi bir Külkedisi hikayesi. 2 saatim dolduğu anda Salomanje’yi terk etmek zorundayım. 2 saati geçirirsem arabamın tekerlekleri kabağa dönecek, direksiyonu susamlı simit olacak çünkü. Cebimde kalan parayla daha fazla medya paparazziliği yapamam.

Bu arada zaten epeydir gitmeye çalışan ama masa tarafından gitmesi engellenen Serdar Turgut kalkıyor ve herkesle vedalaşıp tam önümden geçiyor. Yıllardır yazılarını kaçırmadan ve merakla okuduğum, zekasına her zaman hayran kaldığım bir medya ikonu tam önümden gelip geçiyor. Kaçırır mıyım? Hem de siz sevgili okurlarım adına böyle bir günü tamamen bir casus ya da silik bir paparazzi muhabiri olarak geçirecek değilim. Neticede onlar şu veya buysa ben de GHK’yım. Masaya ilişmedim. Çünkü kimseyi bakışlarım hariç tutulursa rahatsız edecek değilim. Fakat Serdar Turgut’u yalnız yakalamışım. Kapıyı da Deli Dumrul gibi tutuyorum. Bir anda sert bir ifadeyle “Serdar Bey!” diye sesleniyorum. Serdar Turgut beklemediği bir ses duymak nedeniyle az biraz sanki Obama’nın top atışında yaşadığı hale benzer bir şekilde irkiliyor. GHK’nın sesi boru gibidir. Kalındır. Serdar Turgut “Efendim” diyor. “Merhaba Serdar Bey. Ben Gürkan Haydar Kılıçarslan. yeniHarman.” diyorum. Halini hatırını soruyorum ve ekliyorum. “Sizi görmek için gelmiştim sadece.” Serdar Turgut “Arkadaşlarla toplandık işte burada.” diyor ve arkasına bakmadan hızlı adımlarla yoluna devam ediyor. Aslında biraz buruluyorum. Bunca yıl takip ettiğiniz bir yazardan daha fazla saniyeleri beklemek de hakkınız diye düşünüyorum. Ama işi vardır, gücü vardır diyerek sevgime zarar vermek istemiyorum. Fakat elimi öyle bir sıkmış ki o gittikten dakikalar sonra bile elim sızlıyor. İnanamıyorum ama Serdar Turgut ile tokalaşmış bir Medyalog’um ben artık. Artık gitme zamanı ama önce bir tuvalete gitmeliyim diyorum. Tuvalet ufak bir wc... İşimi bitirip elimi yıkadığım sırada tuvaletin kapısı açılıyor. Karşımda Ali Saydam. Tek tek yakaladığımı affedecek değilim. Davetli olmadığım bir masaya sırnaşıp insanları rahatsız etmem ama sürüden ayrılanı da affetmem.


Fakat Ali Saydam ile tuvalette tanışıp tokalaşma fikri pek hoşuma gitmiyor. Tuvaletten çıkıyorum ve dışarıdaki ayna karşısında kravatımı filan düzeltiyorum. Ali Saydam’ı bekliyorum. Bu arada içimi bir kurt kaplıyor. Bu konuda hastalık derecesinde titiz olduğum için kapıya kulağımı yaklaştırıyorum. Bir musluk sesi duymak istiyorum. Neticede babam olsa el sıkışacağım insan elini yıkamış olmalı. Gerçi bunu bilmenin olanağı olmadan el sıkıştığım tonla insan var ama bu defa bilme şansım var. İnsanın başına her gün gelmez böylesi. Bir yazarla el sıkışacaksınız. O yazarın elini yıkayıp yıkamadığını saptama şansınız var. Neyse ki musluk açılıyor ve pek kısa bir süre sonra Ali Saydam çıkıyor. Onunla da tanışıyoruz ve tokalaşıyoruz. “yeniHarman ha!” diyor merdiveni benim önümde çıkarken. Pek önemsemiyor gibi görünüyor. Mainstream medyanın alternatif medyaya verdiği kıymeti gözler önüne seriyor. Gerçi bu biliniyor ama bunu medya gavsı Hıncal Hazretlerine bir şekilde söylemem gerek diye düşünüyorum. Beni anlarsa o anlar diye hissediyorum. Sonuçta bir gün herkesin başı sıkışacağı zaman yanında bulabileceği bir dergi yeniHarman. Ve hem de yeniHarman’ın Medyalog’u gelmiş karşınıza. Üstelik bu parasızlığında onca yolları aşmış gelmiş. Ali Saydam, GHK gibi yazarlık maaşını okurlarından doğrudan doğruya alan ilk ve tek Türkiye yazarına sanki rastgele bir okur muamelesi yapıyor. Karşısında “unique” bir hadise olduğunu pek anlamıyor gibi görünüyor. Doğrusu bir parça kırılıyorum. Keşke tuvaleti gelen Hıncal Uluç olsaydı diyorum. Hıncal Uluç’un farklı bir tavır göstereceğini hissediyorum. Hayatımda ilk kez canlı canlı gördüğüm Hıncal Uluç’tan bir tiran gibi Salomanje’ye girmesine rağmen pozitif bir enerji alıyorum. Herhalde Fethullah Gülen ile karşılaşan insanların yumuşaması hadisesini yaşıyorum. E, ne de olsa karşımda medya tarikatının gavsı var. Etkilenmemek yürek ister. Ama daha fazla sürüden ayrılacak koyun bekleyecek halim kalmıyor. Zaten Ayşenur Arslan da gitmiş ve Oray Eğin de benden kıllanmaya başlamış durumda.


Eh, 2 saatim dolmuş. Hesabı istiyorum. 16 TL. 2.5 TL’lik çayların bu 2 saat içerisinde 50 kuruş zamlandığını anlıyorum. Belki de bana bir cezadır diyerek sesimi çıkarmıyorum. 3 çay 1 latteye 16.5 TL ödeyerek masadan kalkıyorum. 2 TL bahşiş bırakıyorum ki bir daha geldiğimde garsonlar bana parya muamelesi yapmasınlar. Kısa günün karı diyorum. Aslında herkesin bildiği bir gerçeği tıpkı “Clausius” gibi ispatlamanın gururu içindeyim. Ahmet Arsan ve Ahmet Hakan’ı aynı anda görmüş olmanın keyfi ile ama sırtları dönük olduğu için bir kez dahi göz göze gelemediğim Soner Yalçın ve Ahmet Hakan burukluğunda Salomanje’den ayrılıyorum.


Sonuç olarak beni aralarına almıyorlar dostlarım. Oysa içimden sürekli “Ben de Nişantaşı çocuğuyum. Beni de alsanıza aranıza. Ben de yazarım. Ben de medya mensubuyum. Hem de maaşımı sizin gibi bir patrondan değil, doğrudan okurlarımdan alıyorum” diye haykırıyorum, gözlerim Gülse Birsel ve Engin Günaydın’ı arıyor, keşke onlar olsaydı, onlar beni aralarına alırlardı diyorum ama yok, bu kadro beni aralarına almıyor. Gözlerini şöhret bürümüş gibi duruyorlar. Şöhreti olmayanın yanlarında bir kıymık kadar değeri ve yeri yok gibi bana bakıyorlar değerli alternatif medya dostlarım. Yahu koskoca GHK gelmiş, sizleri canlı canlı görmek istemiş. Bu mudur sizin medyadaşlığınız? Unutmayın, gün olur devran döner, bakarsınız bir gün siz alternatif medya kahramanı olursunuz, biz de “mainstream” oluruz. Vallah bu alemde her şey olur. Olmaz olmaz demeyin. Herkes adımını ona göre atmalı kanımca. Yarın bir gün en sıkı okurum olan Tayyip Bey Kardeşim bir kürsüden ve Ertuğrul Özkök Kardeşim de köşesinden GHK’yı ismen anarak referans gösterirse o gün de biz sizi aramıza almayacağız. Bunu da yazın bir kenara...Fatih Altaylı geçen köşesinde Tayyip Erdoğan’a kim fısıldadı diyordu “faşist” sözcüğünü? Kim fısıldayacak! GHK kapı gibi yazdı Mayıs sayısında... “Türkiye hem demokrat ve hem de faşist bir ülkedir” diyen kimdi sanıyorsunuz? Ve bu ifadenin ardından ilk defa bir T.C. Başbakanı yönettiği devletin geçmişi hakkında da olsa “faşist” diyebilme yürekliliğini gösterdi. Adamcağız daha ne yapsın? GHK’yı uçağına mı çağırsın? Ancak o zaman mı inanacaksınız bana? Ama o günden sonra ben inanmayacağım size. Haberiniz olsun.

Garsonlardan memnun ayrılıyorum ama sanki garson kılıklı olmayan biri bana öyle bir “güle güle” diyor ki, “oh be kurtulduk manyaktan” der gibi hissettiriyor kendini bana. Dönüş yolunda 2 saat trafik çilesi çekerken bir sonraki hedef olarak Fehmi Koru’nun fasıllarını seçiyorum.

Lakin G. H. KILIÇARSLAN - T.İŞ BANKASI 1221 0136453 nolu hesabıma 2 aydır para yatıran çok sevgili ve 4 adet değerli okurlarım bu yükün altından kalkamazlar gibi geliyor bana... Fasıl bu. Aydın Doğan bile orada oluyor. Başka okurların da destek olması lazım. Yine de buradan tüm medya dünyasına duyuruyorum. Bir gün ansızın gelebilirim.... Eylemlerim devam edecektir. Param bitse ve tükense de, gerekirse ben de nazar boncuğu satar, çiçek satar yine takıldığınız mekanlara girerim evelalalah... Medya dedikodusu öyle olmaz, böyle olur bence. Hem okur, hem yazar, hem müşteri, hem de paparazzi muhabiri olacaksın. Sadece oturacak, dinleyecek, bakacak ve kaçak güreşmeden kimseyi rahatsız etmeden bizzat tanışacaksın ve ondan sonra dedikodudan paparazziden edebiyat yaratacaksın. Evet dostlar.. Ben de oradaydım....

NOT: Bu yazı Yeni Harman Dergisi'nin haziran sayısında da yayınlanmıştır.

E Mail:

DKM ARŞİVİ