forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

KUŞ ANALİZİ DENEMESİ

Aktif .

NESLİHAN YALMAN
neslihan_yamanUzun bir zamandır siyaset düzleminde beylik tartışmalar almış başını gidiyor Türkiye’de. Sanki; siyasetin bir parçası değilmişçesine kültür, dil ve sanat meseleleri de kuru siyasi jargonlarla alımlanmaya başladı.
 
Aslında; temel mesele, siyasetin de ötesinde, Foucault kıvamında bir iktidar/erk savaşı… Yahut, götürebildiğin yere kadar malı götür; Karun misali ye, iç, yat, rant ye! hesabı… Ekonomik olanda sıkışılınca siyasi olana, siyasi olanda sıkışılınca ekonomik olana pas atılır oldu. 
 

Ben büyük odunlarla harlanan bu dev kazanın içinde, -her vatandaş gibi cayır cayır yanarak- başka konulardan bahsedeceğim sizlere. AKP şunu dedi; CHP şöyle karşılık verdinin de ötesine sıçrayarak, Türkiye’de yansıtılmaya çalışılan genel-geçer cam fanusa bir taş fırlatacağım!.. Yaşamla paralel, hatta yaşamın ta kendisi konulara değineceğim. Onların da en az siyaset kadar konuşulması/düşünülmesi gerektiğini salık verircesine, inadına inadına bahsedeceğim. Çünkü; Altan Erkekli’nin Kanal D’deki Genç Bakış programına konuk olduğunda belirttiği üzere, apolitik olmanın mümkünatı yoktur!.. Tostçunun istediğiniz tostu yapmak için  tost makinesine sert basması dahi politik bir imâyla yüklüdür. 
 

Böylesi bir girizgahtan sonra, aynayı önce kendime döndürmek isterim. İzmir’de yaşayıp, burada üniversiteyi bitiren, Ankara’da akademik serüvenine devam eden ve bir ayağı da İstanbul’a uzanan genç bir bayan ‘olmaklığın’ hikayesi ekseninde… Birçok insan gibi bu ülke için iyi niyetlerle, heyecanla sırtında kanatlar taşıyan ve kanatları sürekli kırılmak istenen biri olarak… Devrim Arabaları filminde mühendislerden birinin repliğinde değindiği üzere: Türkiye’de başarılı bir şey yapmak isteyip de, sürekli cezalandırılmaya çalışılarak!.. Kendimden bahsedeceğim sizlere. Kimi zaman bir martı, kimi zaman bir kumru, kimi zaman ejderha, aslan, kelebek, karınca olarak… Türkiye’den bahsedeceğim. Sizden… Benden… 
 

VARAN 1… Fındıkzâde’de gecenin bir yarısı, kamikaze uçuşları yaparcasına oturduğum balkonun en ucundaki demirlere konup konup kaçan martıları izliyorum. İzliyorum ve onlarla burun buruna nasıl geldiğime şaşırıyorum. İstanbul’da gece gündüz bu kuşların insanlarla iç içe olduğunu görüyorum. Şaşırıyorum ama; İstanbul’un o esrarengiz cazibesine kapılarak bir tuvalin içinden fırlamış olan bu görüntüye ertesi gün alışıveriyorum. Aynı zamanda, insan selinin ruhsuz adımlarından, omuz atmalardan yoruluyorum. Alt ve üst komşuların yüksek sesle transa geçtiği aidiyetsiz müzikler tırmalıyor devamlı kulaklarımı. Öyle bir tırmalama ki… İstanbul’un ekstazi yapaylığındaki bu devingenliğine martılar da ayak uydurarak, ‘martı olmaklıklarını’ yitirmişler. Mekanikler. Sürekli strateji üretmeye çalışmaktan, güzelliklerin içinde kaybolup şiirlerini yitirmişler. Yine de, güzeller… Tarihin panaromasını kanatlarında taşıdıklarından mı, bir kilisenin tepesine konup, bir caminin üstünden uçtuklarından mı; yoksa, Galata Kulesi’yle bütünleşen ışıklı kanatlarından mı? Makyajlı, estetikli olsalar da, yine de güzeller… Hayatın bizatihi göbeğinde, kalabalıkların tepersinde ve koşuşturmanın içinde; Yiğit Bulut’un Hong Kong’a atfen, ‘İst Kong’ dediği bu şehrin martıları onlar. Yıpranmış, kazılmış, üzülmüş, ‘boerderline’… Renkli, gizemli, fotoğrafik, hareketli… 
 

VARAN 2…  Karşıyaka’dayım. Sahilde dolaşıyorum. Martılar denize dokunarak, size yaklaşır gibi yapıp tekrar havalanıyorlar. Ardından, vapura binip onlara bir parça simit atmaya davranıyorsunuz; elinizin hareketini takip ederek, attığınız parçayı havada kapıyorlar. Bunlar da İzmir’in martıları… İstanbul’dakilerden farkları, öyle ortalıklarda pek görünmemeleri… Başlarına buyruk, kimi zaman burnu havada hareket etmeleri… Mesafeli ve tetikte… Neden? Çünkü; İzmir bir Levanten, bir Sabeteist kenti… Limanı var gözükse de, ekonomik ve ticari anlamda hâlâ geri… Sanatsal düzeyde bir hiçlik içinde… İçinde yaşayanlar kendi yağlarında kavrulsalar da, durumdan memnun gözükseler de, bir arkadaşımın kardeşinin dediği gibi İzmir Expo 2015 olayıyla bitti. 
 

VARAN 3…  Kızılay’dayım. Güvenpark’ta Sovyetik etkiyle yapılmış dev anıtın önünde ve cemaat halinde -Halk Ekmek’in attıkları da dahil- ekmek kırıntılarını yiyen kumruları seyrediyorum. Ankara, karasallığından ötürü martısız bir şehir olagelmiştir. Orada martıların yerlerini onlar kadar haşmetli, canlı, gözalıcı olmayan; aksine kendi hallerinde rutinlerini gerçekleştiren kumrular almışlardır. Kumrular ki, Ankara’nın parklarını, bahçelerini istila ederek grup halinde gezerler. Çünkü; Ankara ciddiyetini kravat misali boynuna takmış, kırsal, düzlük, eril bir şehirdir. Melih Gökçek bu şehri değil 2009, 2010’da, 2099’da dahi iktidarda kalsa marka şehir haline getiremez!.. Tamam baba şehrimizdir, atamızdır kabul… Fakat, nafile!.. Bu şehir İstanbul gibi marka değildir. Üstelik; kumruları da heyecanlarını yitirmiştirlerdir. Martılar misali hareketli ve kıpır kıpır değildirler. Gelgelelim, martılar da kumrular misali inançlı, birbirine sıkı sıkıya kenetli değildirler. Çarçabuk fevrileşebilirler; aniden bir Hitchock filmindeymişçesine üstünüze de atlayabilirler. 
 

Gelgelelim, bu işin kadın ‘olmaklığına’... İstanbul’da bir kadın ancak parası olunca huzura kavuşabilir. Devamlı parasızlığa, duygusuz insanlara, ıssız adamlara dair serzenişlerde bulunsa da; bu şehirden vazgeçememektedir. Duyguları sarkacın ucunda sallanan bir şizofren gibidir. Sanatın, konserlerin, sergilerin, gökyüzünün, kalabalığın, güzel iç çamaşırlarının, koca koca kitapçıların, müziğin, minyatürün, en önemlisi ekmeğin merkezindedir. Uyarılma sürekli suretle devam etmektedir.  
 

Aynı kadın İzmir’de çok rahattır. Rehaveti üzerine hırka misali giyinmiş; lakin baldırı hâlâ esintiye karşı çıplak haldedir. Havasından da geçilmemektedir. Güzeldir, alımlıdır. Aniden parlayıverir, çabuk söner. Göğsünün kınında teninde bilediği hançerini gizler. Dans, içki, çekirdek üçgeninde kavrulur gider teni. Siyasetten anlamaz, Demet Akalın tadında şarkıcılar dinler. Ara sıra, İzmir’in Kavakları dolanır diline, efelenir çakırkeyif. 
 

Ankara’da mı? Kadın üniformdur. Tek renk hakimiyetindedir bedeni. Olmadı, bir-iki kontras takılır kıyafetleri. Abus bir ifadesi vardır. Dışarıdan geleni hemen tanıyıverir, gözlerini ona çiviler dik dik. Bakışları da bu yüzden tek bir noktaya odaklanır. Yorgundur. İstanbul’dakine denli daha bıkkın bir yorgunluk… İşten eve, evden işe konar durur. Otobüste giderken, sadece devasa ve kuru binaları izleyebilir lüks manzara olarak. Siyaseti bilir; ama, üstünkörü ve sansürlüdür her şey. Tiyatrodan, sinemadan da bihâberdir. Şikayet eder, yine de gittiği yoldan gitmeye devam eder. Kendisine tek yön öğretildiği için… 
 

Gördüğünüz üzere, martı ve kumru analizlerinden yola çıkarak, farklı bir üslupla siyaset yaptım kendimce. Anlayan, Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e, çağdaş Türk kadını ‘olmaklığın’ dayanılmaz hafifliğinden AKP-CHP gerginliğine, kadrolaşmadan ekonomiye, psikolojik gerginlikten cinnete değin geniş bir alana yayarak hızla tekrar okuyabilir bu yazıyı. Üşünmezse, Denizli’den Van’a, Trabzon’dan Antalya’ya, Elazığ’dan Bursa’ya kadar uzayan kırık fay hatlarında kendi kuş analizlerini de yapabilir. Kuş yoksa, dağ keçisi, inek, horoz v.s hangi simgeyi kestirirse gözüne, başlayabilir siyaset yapmaya. Türkiye’de durum daima YAPISALDIR. Biz de bu yapının birer KUANTIYIZ. Dolayısıyla, profesyonel kuş gözlemcisi olmaya da gerek yok. Çıkarsamalarda bulunmak gayet kolay... Bize neden buram buram Milli Eğitim kokan coğrafya derslerinde bölgelerimiz ve bu bölgelerde yetişen ürünler/hayvanlar ezberletiliyor sanıyorsunuz!.. 
 
 

DKM ARŞİVİ

Loading