forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır

RIZA TÜRMEN VE 'BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ' (!)

Aktif .

yavuzbaydarYAVUZ  BAYDAR: TGC'nin bu yılki Basın Özgürlüğü Ödülü'nü alanlardan biri, emekli büyükelçi ve eski AİHM yargıcı Rıza Türmen'di (aynı ödüle layık görülenler arasında parlamenter demokrasi aleyhtarı görüşleriyle tanınan İlhan Selçuk da vardı!).

Türmen'in ödül gerekçesi şöyle açıklanmıştı: "Türkiye'de insan haklarının ve ifade özgürlüğünün benimsenmesi ve evrensel hukuk ilkelerinin yaygınlaştırılmasındaki yetkin görüşleriyle kamuoyunu aydınlatan ve yol gösteren çalışmalarda bulunması nedeniyle ödüle değer görülmüştür."
 
Sayın Türmen, ödülü aldıktan kısa bir süre sonra Milliyet'teki köşesinde "2009 yılında Türkiye'de basın özgürlüğü" başlıklı bir yazı yayınladı (31 Temmuz).
 
Şu görüşlerinin altını çizdim:
 
"Türkiye'de basın özgürlüğünün gerçekleşmesini engelleyen birkaç etken var.
 
Birincisi, siyasal iktidarın kendisini eleştiren basın üzerinde baskı kurması, dolaylı ya da dolaysız yollardan basını susturmaya çalışması.
 
..Basın, demokrasinin bekçisi. Basının özgür olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etmek olanaksız. Bu nedenle siyasal iktidarın basına doğrudan ya da dolaylı müdahale etmemesi, basın özgürlüğünü güvence altına alması kendi demokratik meşruiyetinin bir gereği."
 
Türmen bazı tanımlamalar da yapıyor. Örneğin, "..demokrasilerde basının iki temel görevi var. Bir yandan halkı bilgilendirmek ve kamuoyu yaratmak, öte yandan iktidarı eleştirmek" diye öneriyor.
 
Sayın Türmen'in, böyle karmaşık bir konuya dalması ödülün verdiği heyecana bağlanabilir. Ama, bu mesleğe yıllarını vermiş insanların çoğu acı tecrübelerini, düşüncelerini kale almadan, geçerliliği kuşkulu bir gerçekliğe konuyu sığdırmaya çalışınca, sonuç heveskâr bir amatörlük oluyor.
 
Türmen, sansürü siyasî iktidarla, daha da ilginci, sadece "siyasî iktidar"la, yani hükümetle bağlantılı bir baskı aracı sanıyor.
 
Basın özgürlüğünün, tamamen hükümetin bu özgürlükle ilgili tavrına endeksli bir olgu olduğuna kendisini ve bizi ikna etmeye çalışıyor.
 
Acaba öyle midir?
 
Türkiye'de sansürün esas kaynakları nedir? Özgürlüğü sınırlı kılan gerçek nedenler nelerdir?
 
Bu sorulara yanıtın ipuçları, Umur Talu'nun Sabah'taki köşesinde yer aldı:
 
"Tüm kanunlar demokratikleşse, "basın özgürlüğü" devlet ile mevzuata karşı tam teşekkül tesis edilse...
 
Medya ortamı ve gazeteci özgürleşecek mi hakikaten?
 
Özgürleşecek misin harbiden?
 
Ne yapacaksın, mesela? Yazamadığın neyi yazacak, üstüne gidemediğin neyi haber, manşet yapacak, kurcalamadığın kimleri dürteceksin? Hiç bakmadığın açılar bulacak mısın; hiç dokunmadığın insanlara dokunacak mısın?
 
Müessese ile grup çıkarları, sivil ve askerî iktidarlar, ilan ve reklam güçlüleri, hakim ideolojiler, piyasa, kariyer hırsı veya iş korkuları, şöhret ve şöhretli tutkusu, medya hiyerarşisi karşısında, hatta kendi vicdanının tozu, pasına karşı özgürleşecek mi... muhabir, yazar, yönetici?.."(5 Ağustos)
 
Sayın Türmen, Türkiye'de basının müzmin hastalığı olan otosansürün hangi kaynaklardan ürediği konusuna yeterli vakti ayırsaydı, herhalde köşesini bu konuya ayırmaktan vazgeçecekti. Çünkü bu konular çok risklidir.
 
Türkiye'de yasalardan kaynaklanan ciddi basın ve ifade özgürlüğü sorunları olduğu doğrudur. Dink'le ilgili Yargıtay kararı, Atilla Yayla kararı, bazı Kürtçe yayınlara, 30'u aşkın kitaba ilişkin kapatma ve toplatma kararları, youtube.com gibi sitelere ilişkin yasaklama kararları gözünden herhalde kaçmamıştır.
 
Türkiye'de siyasîlerin, bürokrasinin, bölgesel sosyal kümelerin, mezheplerin vs. basına karşı boykot kararlarının; güç odaklarının açtığı davaların kronik bir tehdit olduğu, kararlılıkla protesto edilmesi gerektiği de doğrudur.
 
Bunlara rağmen, 2009 yılı itibarıyla Türkiye'de basının "özgür olmadığı" asla savlanamaz. Bu ülkede basın her zaman siyasî ve idarî güç odaklarıyla özgürlük mücadelesi içinde oldu. Bugünkü durum, bu "dar açıdan" bariz bir kötüleşmeyi ifade etmemektedir. Ve bugünkü durum, bir açıdan da, medyada çeşitlenmeyi, farklılaşma arayışlarını göstermektedir. Bu tablo içinde elbette hükümet yanlısı ve karşıtı medya da vardır; ama bu tablonun içinde reformist, anti–militarist, liberal, sivil ve sorgulamacı bir kesit de mevcuttur. Söz konusu olan, sektörde yapısal değişim işaretleridir.
 
Peki, basın özgürlüğüyle ilgili problemlerde öncelik nerededir? Bu sorunun izini sürerse, Sayın Türmen, Türkiye ve çevre coğrafyasında medya özgürlüğünün "hâlâ konuşulamayan", "konuşturulmayan" engelleriyle yüzleşecektir.
 
Özellikle 1990'ların başından bu yana, giderek artan ölçüde Türkiye'de medya özgürlüğünün sınırlarını çizen ana aktörler, siyasî iktidarlar ve askerî bürokrasi ile kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda, bir "al-ver" düzeni kuran yayılmacı, tekelcilik heveslisi medya patronlarıdır. Karar verici onlar olmuştur.
 
Ankara'daki iktidar odaklarıyla (sadece hükümetle değil) kurulan "menfaat çarkı" güçlendiği ölçüde bu aktörler, basın özgürlüğü aleyhinde adımlar atmış; sahip oldukları haber kuruluşlarında kısıtlama işlevini "gözetecek" genel yayın yönetmeni ve editörleri istihdam etmiş, bunun kurumlarda çalışanlar üzerindeki "dikey hiyerarşik" etkisi, iyice içselleştirilmiş bir otosansür olmuştur.
 
Buna karşı çıkan, direnenler; siyasî güç odakları ve patron çıkarının "aleyhine" görülen haber ve yorum yazanlar kovulmuş veya susturulmuşlardır. Türmen, bu konuda ek yazılar yazmak istiyorsa, Sayın Zeynep Atikkan'ın Hürriyet'te neden ve nasıl işinden olduğunu kendisine sorabilir.
 
Basın özgürlüğüne kaygılanan Sayın Türmen, son aylarda mesela Deniz Feneri gibi konularda haber yapan, fazla "eleştirel" bulunan bazı gazetecilerin hükümetin hiç müdahalesi olmadan patronlar tarafından nasıl kapı önüne konulduğunu bilmeyebilir.
 
Ama sanırım, Sayın Emin Çölaşan'ın yazmış olduğu son iki kitabı duymamış olamaz.
 
Emin Çölaşan'ın siyasî görüşlerine katılmanız gerekmez. Ama herhalde herkes düşüncelerini dürüstçe ifade etmekle tanındığını teslim eder. Bu açıdan, Sayın Çölaşan'ın "Kovulduk Ey Halkım" ve "Her Kuşun Eti Yenmez" adlı kitaplarında anlattıklarının yalan olduğu öne sürülemez. Türmen'in bu kitaplara dikkatlice bakması, Türkiye'deki acı medya gerçeğini tanımasına yardımcı olacaktır.
 
Çölaşan ve başkalarının ortaya koyduğu "tutsak medya" görüntüsü, "editoryal bağımsızlık" denilen, gazeteciliğin "olmazsa olmaz"ının ülkemizde hangi biçimde, kimler tarafından ayaklar altına alındığının, içinin nasıl boşaltıldığının resmidir.
 
Mesleğimizi asli işlevinden uzaklaştıran "medya-siyaset saadet zinciri", kimi zaman medya patronlarının gölge genel yayın yönetmeni gibi davranmasını ifade etse de, çoğu kez "kraldan çok kralcı" editörler patronlarını yanlış yollara sokmuş, batma noktasına kadar sürüklemişlerdir. Türmen, bu hazin "yakın tarihi" de incelemelidir. Çünkü halen sürmekte, yazılmakta olan, bir "patron yandaşı medya tarihi"dir bu.
 
Sayın Türmen, kapsamlı vergi kaçakçılığıyla ilgili iddiaların bile haber olarak dürüstçe, çarpıtılmadan verilmesi gerektiğini bilir. Medya sahiplerinin veya yöneticilerinin yargı önüne çıkarılmasının haber değeri taşıdığını da... Ele aldığı "özgürlüğün" esas ittiği yer işte bu haberler, bu yorumlardır.
 
Haberi saklayan basın nasıl özgür olabilir? Tepeden gelen talimatla yazı yazan veya yazmayan, yazısı patron çıkarına göre kesilip biçilen köşe yazarının hükümete karşı basın özgürlüğünden söz etmeye hakkı var mı? Yanlış, gayrı ahlaki veya illegal iş yapan patronuna karşı eleştirel olmamak ve bunu savunmak mıdır, kayıtsız şartsız "patron yandaşı" olmak mıdır basın özgürlüğü? Bu böyle kaldıkça, basının temel işlevinin "hükümeti eleştirmekten ibaret" olduğunu savunmanın bir anlamı olabilir mi?
 
Türmen'in basın özgürlüğü ile ilgili kaygılarını 1990'larda duyup, yansıtmış olup olmadığını bilemiyorum. Önemli değil. Ama bu konunun Türkiye'ye özgü, siyaset-medya-bürokrasi ilişkilerinden, ihale yasasının medya patronlarını nasıl Ankara'nın tutsağı –ve gerekirse şantajcısı– haline getirdiğini; tekelleşmenin kapılarını açık tutan mevzuattan, sendikal hakların eksikliğinden kopuk olarak ele alınamayacağını anlaması önemli. Patronu siyaset çubuğunu kendi menfaati doğrultusunda eğip bükemeyince, kukla editörlerinin bunu "basın özgürlüğü tehlikede" feryadı ile çarpıtmasındaki yüzsüzlüğü, ahlaksızlığı da.
 
Türmen üst düzeyde yargıçlık yaptı. Yargıçlar adil olmalıdır. Daha önemlisi, yargıçlar yanıltmamalı, gerçekliğin tüm veçhelerini göz önüne almalıdır. Rıza Türmen, bu mesleğe ömür verirken siyaset-patron ilişkileri yüzünden ondan soğutulan, susturulan, küskün gazetecilere karşı vicdani borç duymalıdır. Kendisinden beklenen böyle bir dürüstlüktür. Ama, bu dürüstlüğün köşesinde test edilmesinin bedeli de hayli ağır olabilir. O da herhalde bu kadarını biliyor. ZAMAN
NOT: Bu yazı Zaman Gazetesi'nin Yorum Sayfası'ndan alınmıştır.

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN