forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

'HÜRRİYET'İN HRANT DİNK'İ ÖLÜME GÖTÜREN SÜREÇTE SORUMLULUĞU OLDUĞUNU BİLİYORUM'

Aktif .

 Hürriyet'in tartışılan Sabiha Gökçen'le ilgili haberinin altında imzası bulunan, Ersin Kalkan Dink’i ölüme götüren süreçte Hürriyet’in sorumluluğu olduğunu söyledi. Kalkın'ın Agos'un son sayısında yayınlanan sözleri özellikle Ertuğrul Özkök'ü hayal kırıklığına uğratacak. Çünkü Özkök, Hürriyet'in 21 Şubat 2004 tarihli Sabiha Gökçen'le ilgili manşetini savunurken haberin Hrand Dink'in isteği doğrultusunda  hazırlandığını ve bunun şahidinin de Ersin Kalkan olduğunu savunmuştu.

Ersin Kalkan aynen şunu söylüyor...

"Sabiha Gökçen’le ilgili haberin kısa hikayesi bundan ibaret ama mensubu olduğum Hürriyet gazetesinin Hrant’ı ölüme götüren süreçte başta Emin Çölaşan olmak üzere bir kısım yazarı ve “habercileri” marifetiyle büyük bir sorumluluğu olduğunu biliyorum."

Fehmi Koru Taha Kıvanç köşesinde yayınlanan dünkü yazısında konuya değinmişti. Kıvanç, Ersin Kalkan'ın Agos'ta yayınlanan sözlerine dikkat çekmiş ve Ertuğrul Özkök'e başka tanık bulması çağrısında bulunmuştu. (Taha Kıvanç'ın yazısı için tıklayın)

Fehmi Koru'yu bu yazıyı yazmaya iten neden Ertuğrul Özkök'ün 20 Ocak 2010 tarihli yazısıydı. Özkök Hürriyet'teki "Duyduk duymadık demeyin ben bir katilim" başlığıyla yazdığı yazıda Sabiha Gökçen'le ilgili haberin altında imzası bulunan Hürriyet Muhabiri Ersin Kalkan'ı tanık göstererek haberin Hrant Dink'le birlikte hazırlandığını yazmıştı.

Oysa Ersin Kalkan Agos'a farklı şeyler söylüyordu...


HÜRRİYET MUHABİRİ ERSİN KALKAN'IN AGOS'TA YAYINLANAN SÖZLERİ...


-Biz Hrant Dink’le zaman zaman dönmelerle ve 1915 mezalimi sürecinde mecburen dönenlerle ilgili zaman zaman konuşurduk. O duyduklarını bana anlatır ben de Anadolu’yu gezerken bana anlatılan hikayeleri ona aktarırdım. 2004 Şubat’ının başında Hrant beni aradı ve Sabiha Gökçen’le ilgili bir haber üzerine çalıştığını söyledi. Agos’a gittim ve haberin ham halini okudum. Haber dört başı mamurdu. Aslında bildiğimiz hikayelerin olağanüstü haliydi. Çünkü, Cumhuriyet tarihinde mitos haline getirilmiş birinin öyküsüydü. Sabiha Gökçen hem ilk “Türk” kadın pilot hem de Atatürk’ün manevi kızıydı. Haber mükemmel ama tehlikeliydi. Çünkü, resmi tarihin temel direklerinden birinin yerinden oynamasını sağlayacak özelliğe sahipti. Zaten burası Türkiye’ydi ve haber tehlikeli olmazsa haber olma özelliğini yitiriyordu.

-Hrant’a, “ Bu haberin tamamlanması gereken ayakları var. Ver bana eksiklerini tamamlayıp haber yapayım” dedim. Sabiha Gökçen’in sırrını bilen Oktay Verel ve Cemal Kutay gibi gazeteci ve tarihçilerin bu konuda görüşlerini alırsam bana göre haber tamamlanıyordu. Hrant, haberin önce Agos’ta çıkmasını ardından eksikleri tamamlayarak benim yazmamın daha doğru olduğunu savundu. 6 Şubat 2004’te Agos’ta çıktı. Hrant, Verel ve Kutay dışında Pars Tuğlacı’dan da görüş almamı önerdi. Oktay Verel, önce bu konuda konuşmak istemedi (haber yayınlandıktan sonra başka gazetelere konuştu ve bizim öne sürdüğümüz tezin tam zıddını savundu), Cemal Kutay da Sabiha Gökçen hakkında böyle iddiaları duyduğunu ama kendisini bu habere dahil etmememizi rica etti. O sırada ben başka bir haber için İstanbul dışına çıktığım için editörümüz Necdet Açan, muhabir arkadaşımız Ayda Kayar’ın Pars Tuğlacı ile konuşmasını istedi. Görevden döndüğümde Tuğlacı’nın henüz bir açıklama yapmadığını öğrendiğimde Hrant’la da yaptığım kısa söyleşiyi habere ekleyerek yayınladık. Bilindiği gibi haber manşet oldu. Birinci sayfada ve haberin devamının görüldüğü 21. sayfada benim koyduğum başlıklar aynen korunarak haber sunuldu. Haber gayet dengeli ve tarafsız bir dille verildi. Burada hiçbir sorun yoktu.

"HABERE İLK TEPKİ EGE ORDU KOMUTANI'NDAN GELDİ"

-Haber yayınlandıktan sonra ilk tepki dönemin Ege Ordu Komutanı’ndan geldi. Komutan, Sabiha Gökçen’i Ermeni olduğunu bildiği halde evlat edinen Atatürk’ün büyüklük gösterdiğini savunuyordu. Fakat ertesi gün Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaparak haberi lanetlendiklerini ilan etti. Genelkurmay açıklamasının bir yerinde, Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır” deniliyordu. Çünkü askerler eskiden beri, milli bütünlük ve toplumsal barışın sürmesinin, resmi tarih ne diyorsa onu öküzler gibi kabul etmemize bağlı olduğunu savunuyordu. İkinci tepki de o dönemde boğazına kadar yolsuzluğa batmış olan Türk Hava Kurumu’ndan (THK) geldi. THK ise, “Bilerek veya bilmeyerek bir Türklük değeri daha yok edilmeye çalışılmaktadır” diyordu!

HABER SONRASINDA NELER OLDU?

-Aynı gün içersinde Atatürk’ün manevi kızlarından biri olan Ülkü Adatepe de bir basın toplantısı yaparak Gökçen’in annesinin “Boşnak Türklerinden” babasının ise Edirneli olduğunu açıkladı. Bu açıklamalar üzerine Ertuğrul Özkök, haberi savundu ve ırkçılığın yanlış olduğunu belirtti. Özkök’ün bu haberle ilgili duruşunda sorun yoktu ama bu arada Emin Çölaşan’ın elleri armut toplamıyordu. Çölaşan, Sabiha Gökçen başlıklı 22 Şubat tarihli yazısını, “Bir gün onun sırtından böyle oyunlar oynanacağı ve Ermeni ilan edileceği hiç aklıma gelmezdi. Ölmüş insanlar yalanlara, iftiralara yanıt veremez. Onların üzerinden oyun oynamak en kolay yoldur. Yazık, ayıp, günah…” diyerek bitiriyordu. Bu nefret korosuna Hasan Pulur ve Melih Aşık da katıldı. Cumhuriyet yazarı Özgen Acar ise bir adım daha ileri gidip “şimdi merak ediyorum! Basın-yayın ilkelerini açıklamış olan Doğan Grubu, bu haberle bağlantılı olarak sorumsuzlar hakkında acaba ne gibi işlem yapacak” diye soruyor, Hürriyet’in patronuna açıkça, “bu sorumsuz gazeteciyi işten atın” demeye getiriyordu. Bu konuda en insani duruş Taha Kıvanç mahlasıyla yazan Fehmi Koru’dan geldi. Koru, bu haberin yıllarca önce Jamanak gazetesinde de yayınlandığını belirtiyor ve bazı yazarların Sabiha Gökçen’in Ermeni olmasından neden bu kadar fazla gocunduğunu soruyordu.

-Hrant Dink, Sabiha Gökçen haberinin Hürriyet’te yayınlanmasından sonra bu denli ses getirmesinin iyi olduğunu düşünüyordu. Haberden iki hafta kadar sonra buluştuğumuzda bana, söz konusu haberin resmi tarih tezlerinin tartışılmasının miladı olacağını söyledi. Zaten ikimiz de Anadolu’da 1915’ten kalma on binlerce Sabiha Gökçen olduğuna inanıyorduk ama ilk defa bu mesele kamuoyu önünde açıkça tartışılmaya başlanmıştı. Bu tartışma sırasında Ülkü Adatepe de Sabiha Gökçen’in “Boşnak Türkü” olduğunu öne sürerek tarihine ve dilbilime önemli bir katkı sağlamış oldu!

"HRANT'I ÖLÜME GÖTÜREN SÜREÇTE HÜRRİYET'İN SORUMLULUĞU VAR"


-Sabiha Gökçen’le ilgili haberin kısa hikayesi bundan ibaret ama mensubu olduğum Hürriyet gazetesinin Hrant’ı ölüme götüren süreçte başta Emin Çölaşan olmak üzere bir kısım yazarı ve “habercileri” marifetiyle büyük bir sorumluluğu olduğunu biliyorum. Ayrıca devletin derin sahiplerinin Hrant’ın ipini tam olarak ne zaman çektiğini bilmemekle birlikte, kurguladıkları resmi tarihi topuğundan vuran Sabiha Gökçen’le ilgili haberin de bunda etkisinin olduğunu düşünüyorum. Daha sonra “zehirli Türk kanı ile” ilgili o meşhur tartışma var. Bilindiği gibi Gökçen haberinden bir hafta sonra Hrant’a, Agos’taki köşesinde kaleme aldığı bir yazıdan ötürü Şişli cumhuriyet Savcısı tarafından dava açılmıştı. “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmekten” açılan bu dava sırasında Kemal kerinçsiz önderliğindeki zinde güçler harekete geç(iril)miş ve altı ay süren dava sırasında zalimce ve barbarca olaylar yaşanmıştı. Bu davaya bakan Şişli 2. Asliye ceza Mahkemesi hakimlerinin önünde sistematik linç girişiminde bulunulmuştu.

-Başta Hürriyet olmak üzere gazetelerin çoğu Kemal Kerinçsiz tayfasının yaptığı saldırıları kınamak şöyle dursun bu canileri kahraman haline getirdiler. Bu süreçte Kerinçsiz’le yapılan söyleşilere baktığımızda olayın şeklini daha iyi anlarız. Çünkü, bazı gazeteciler de bu kampanya sırasında Kerinçsiz gibi görevlendirilmiş ve bu vazifelerini de hakkıyla yerine getirmişlerdi. Kerinçsiz’in bazı gazete yayın yönetmenlerinin ve kimi gazetecilerin suçu ortada. Ama tam bu noktada yargıyı gözden kaçırıyoruz. Hrant’ın sözkonusu yazıda ne dediği alenen ortada iken dava açılmasını sağlayan Şişli Cumhuriyet Savcısı, bu davada hapis cezası veren Şişli 2. Sulh Ceza Mahkemesi ve bu kararı onaylayan Yargıtay Genel Kurulu da Hrant’ın öldürülmesinden sorumludur. Suçludur. Hrant’ın bütün çırpınmalarına rağmen bu kararı vermişlerdir çünkü. Ceza alırsa hedef olacağını bile bile yani. Yargıtay’ın verdiği altı aylık hapis cezasının katiller tarafından idam şeklinde tercüme edileceği gün gibi aşikardı çünkü…

-İki kente yani Malatya ve Trabzon’a dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Biliyorsunuz Malatya 12 Eylül öncesinde tam bir katil tarlasıydı. Mehmet Ali Ağca ve Oral çelik Malatya’da devşirilmişti. Ama devletin derinliğindeki karanlık çiftçiler Malatya’daki tarlayı sürmeye devam ettiler. Ve 18 Nisan 2007’de Zirve Kitapevi katliamıyla ikinci hasatlarını da aldılar. Trabzon tarlasından da çifte hasat alındı. 5 Şubat 2006’da Rahip Santora, “kendini bilmez bir çocuk tarafından” öldürüldü. Yine bu kentte yetiştirilen ve ellerine silah verilip lojistik destek sağlanan “birkaç serseri” İstanbul’a doğru yola çıktı ve 19 Ocak 2007’de Hrant dink’i katlettiler. Farklı dini ve milli kökenlerden gelen insanların bir arada yaşadığını Trabzon ve Malatya’da ortaya çıkan bu katiller, damlama sulama yöntemiyle titiz bir şekilde yetiştirilmişler ve vakti saati gelince kullanılmışlardı.

-Bu iklimin oluşmasında gazeteciler de katiller kadar sorumludur. Bu süreçte misyonerlikle ilgili sistematik haberler ve yazı dizileri yapan onlardı. Ülkede yaşayan bir avuç Hıristiyan azınlığı bu memleketi yutmaya hazırlanan devasa bir canavar gibi gösteren onlardı. 70 bin Ermeni’yi ve 2400 Rum’u, 70 milyonluk Türkiye’yi ele geçirmeye hazırlanan düşmanlar olarak sergilemekten utanç duymayanlar da gazetecilerdi.

-Bu bahsi kapatmadan önce halen sürmekte olan Hrant Dink cinayeti davasıyla ilgili de birkaç söz söylemek istiyorum. Hrant’ın katillerinin damlama sulama yöntemiyle yetiştiği Trabzon’un Pelitli beldesinde bütün olup bitenlerden jandarma istihbaratının ve tabii ki Jandarma Genel Komutanlığı’nın haberi vardı. Elbette ki kentin içinde orayı burayı bombalayan, rahip öldüren bir güruhun varlığından emniyet istihbaratının, Trabzon Emniyet Müdürü’nün ve tabii ki Emniyet Genel müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın bilgisi vardı. Bütün bu süreci “dışarıdan” takip eden, İstanbul Valiliği’nde Hrant’ı açıkça tehdit eden MİT mensuplarının ve elbette ki MİT yöneticilerin haberi vardı. Peki hal böyleyken neden Jandarma Genel Komutanı, Trabzon Emniyet Müdürü ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı sanık sandalyesinde değiller?

-Peki yargının hiç sorumluluğu yok mu? Bilindiği gibi Hrant Dink cinayeti davası İstanbul 14. Ağır ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Dink ailesinin ve avukatların tüm ısrarlarına rağmen bu mahkeme heyeti cinayet jandarma, MİT ve emniyetin yöneticilerini sanık sandalyesine niye oturtmuyor? Bu konuda Trabzon, Ankara ve İstanbul’da süren soruşturma ve ayrı ayrı açılan davaları niye birleştirmiyor? Yoksa tıpkı Abdi İpekçi davasında olduğu gibi bu hakimler de kendilerini ağır ceza mahkemesi yargıçları gibi değil de bir Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimleri gibi mi görüyor.

-Hrant Dink davası bitmedi, henüz yeni başlıyor. Beşiktaş’ta ayrı bir mahkeme, vicdanlarda ayrı bir dava sürüyor. Eğer bu mahkeme de eski tiyatro temsilleri gibi sürerse, bildiğimiz davalar gibi biterse hepimiz elleri kanlı katiller olarak yaşayıp öleceğiz. Ve adalet yerini bulmazsa karanlıklar cehenneminde kaybolup gideceğiz…



DKM ARŞİVİ