Yazdır

AB: ÜÇÜNCÜ SÜPER GÜÇ

Aktif .

 MUSTAFA KÖKER
 
Üye ülkelerin artmasıyla birlikte önemli bir güç haline gelen Avrupa Birliği, Lizbon Anlaşması’nın önündeki son engel olan Çek Cumhuriyeti’nin itirazının da aşılmasıyla yeni bir sürece girdi.
 

Birlik kuralları gereği  Lizbon Anlaşması’nın yürürlüğe girebilmesi için 27 üye ülkenin tamamının onayı gerekiyordu. Ancak sözkonusu Anlaşma Çek Cumhuriyeti’nin engeline takılmıştı.

Lizbon Anlaşması, daha önce bazı üye ülkelerde gerçekleştirilen referandumlar sonucu reddedilen Avrupa Anayasası’nın yerine geçecek. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, 1957 Roma Anlasması ile kurulan ve Avrupa Topluluğu’nun siyasi ve ekonomik birliğinin temelini oluşturan 1992 Mastricht Anlaşması’nın yerini alacak.

Yani AB başlangıç itibarıyla ekonomik birlikteliği amaçlayan, sözkonusu anlaşmasının hayata geçmesiyle de dünya sahnesinde daha fazla ağırlık kazanarak yeni bir güç merkezi haline gelmiş bulunuyor.

Kimi yorumculara göre, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında sıkışıp kalmış olan dünyada, Avrupa Birliği küresel yeni bir güç merkezi olmaya da aday.

Öyle ki, Lizbon Anlaşması’nın hayata geçirilmesiyle beraber,  -henüz NATO benzeri silahlı bir güce sahip olmasa da- AB’ye, sosyal hayattan, hukuka kadar geniş bir alanda üye ülkeleri tek şemsiye altında toplayan yapılanmasıyla şimdiden hatırı sayılır bir denge unsuru gözüyle bakılıyor.

Bunun anlamı, farklı  bölgelerinde birçok değişik sorunun yaşandığı dünyada bugüne dek söz sahibi olan birkaç güç merkezinin yanına bir de 27 ülkeyi temsilen Avrupa Birliği’nin geleceği demek.

Son anda çıkan engeller aşılsa da, Avrupa Birliği’nde herşeyin toz pembe olmadığı da bilinen bir durum.

Ekim 2007’deki AB zirvesinde üye 27 ülke liderinin onayı ile son şeklini alan Lizbon Anlaşması, vize, göçmenlik, sığınma, adalet ve içişleri gibi bazı konularda kimi ülkelere ayrıcalık tanıyor.

Örneğin, İrlanda ve İngiltere halen sığınma, göçmenlik, vize gibi konularında AB uygulamalarının dışında kalma hakkına sahipler. Ayrıca adalet ve içişleri alanlarında da muafiyet isteme hakları var bu iki ülkenin.

Danimarka ise içişleri ve adalet konularında muafiyetini koruyor. Keza, Çek Cumhuriyeti de II. Dünya Savaşı sırasında zamanın Çekoslovakya Cumhuriyeti’nden sürgün edilen Almanların, Çek Cumhuriyeti’ne mülkiyet davaları açmasının önlenmesini sağlayabilecek.

Britanya’nın Avrupa para Birimi Euro yerine halen kendi para birimini kullandığını da hatırlatalım.

Bazı üye ülkelere farklı  alanlarda muafiyet tanıyan Lizbon Anlaşması’nın kademeli olarak yürürlüğe konması, belki yakın gelecekte Avrupa Birliği’ne yeni bir dinamizm kazandıracak. Ancak üye ülkelerde meydana gelecek iktidar değişimleriyle beraber yeni sorunların çıkma ihtimali de uzak değil.

Bunlara, tam da Lizbon Anlaşması’nın önünün açıldığı günlerde İngiltere’nin iktidara hazırlanan muhalefet parti lideri David Cameron’un açıklamalarını en taze örnek olarak gösterebiliriz.

Daha önce, iktidar olmaları halinde Lizbon Anlaşması’nı referanduma götüreceğini açıklayan Cameron’un, Avrupa Birliği ile yeni müzakerelerden söz etmesi, Birlik’te endişeye yolaçtı ciddi olarak.

Muhafazakar Parti içinde şiddetle Avrupa Birliği karşıtı olan gruplar olduğu hep biliniyordu ama, David Cameron’un seçimlerin yaklaştığı bir dönemde; işçi hakları, ceza sistemi, egemenlik hakları, Avrupa Adalet Divanı kararları gibi konularda müzakereyi gündeme getirmesi, sözünü ettiğim endişelerin zamanla daha da artacağını gösteriyor.

Avrupa Birliği’ne yeni bir güç merkezi yolunu açan Lizbon Anlaşması’na destek veren mevcut İşçi Partisi iktidarının tersine, hükümet olması halinde Britanya’yı Avrupa’dan uzaklaştıracak bir yol izleyeceği mesajı veren Muhafazakar Parti gerçeğinin var olduğunu da akıldan çıkarmamak lazım.

Ayrıca, Anlaşma’nın tüm maddelerinin on yıllık bir zaman diliminde gerçekleşmesi öngörülüyor. Yani bugünden yarına radikal değişim ve gelişme beklemek için henüz erken.

Anlaşmaya göre, öncelikli olarak Avrupa Konseyi Başkanı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi atanmasını içeren maddelerin yürürlüğe girmesi öngörülüyor.

Bu da, Avrupa Birliği Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı gibi bir yapılanmanın hayata geçirilmesi anlamına geliyor aynı zamanda.

Yeni durum doğal olarak her iki koltuğa da ilgiyi arttırıyor. Dünyanın yeni güç merkezinde 27 ülke adına söz söyleyecek bir başkanlık koltuğuna kim oturmak istemez?

Önceleri Avrupa kulislerinde İngiltere eski başbakanı Tony Blair, Dışişleri Bakanlığı için de yine İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband’ın adı öne çıktı. Miliband yıpranmamış bir ad olduğu için fazla tartışılmadı ama Blair’in önüne Irak engelinin çıktığı görülüyor. Irak’ın işgali konusunda İngiltere ve ABD gibi düşünmeyen kimi Birlik üyesi ülkeler Tony Blair adına soğuk bakıyorlar...

Başbakanlığı bıraktıktan sonra sunulan koltukları adeta beğenmeyen Blair’in bu defa çok heveslendiği “AB Başkanı” postuna kavuşması biraz zor görünüyor.

Tahminler Avrupa Birliği’nin başkanlık koltuğuna daha küçük bir üye ülkenin oturacağı yönünde yoğunlaşıyor.

Yepyeni bir güç dengesi olmaya aday AB’nin, yaptıkları, yapacakları belki tartışılır. Ama tartışılmaz gibi görünen şey,Blair’e, “başkanlık”ın çantada keklik olmadığını düşündürtmesi.

Iraklılara demokrasi götürenlerden olduğunu iddia eden Blair’in bu iddiasına, Iraklıların yanısıra, kimi AB üyeleri de inanmıyor demek ki.

Eski başbakan, Irak konusundaki sorumluluğuyla sanırım her an her yerde karşılaşacak.

Ağır bir bedeldir ödediği.

kokermustafa@gmail.com   
Gazeteci, Haber Gazetesi Editörü - Londra