forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

BURNUNA KADAR PİSLİĞE BATMIŞSINIZ SUSUN BARİ...

Aktif .

ETİKETLER:Necef Uğurlu

NECEF UĞURLU / AYDA GEÇSİN

 Değişimin anahtarı barışma, uzlaşma dili yok televizyonlarda. Sadece serim yapan kabus  öyküleri var.  Eleştirmeye de gelmiyor, ‘Türkiye’nin’ gerçekleri’ bunlar  diyorlar. 

Biliyoruz gerçeği olduğunu desek  ‘Hayır bilmiyorduk, bakın  artık konuşuyoruz’ diyen gazeteciler var. İnsan biraz utanır, sıkılır, haberin yoksa  ayıp, var da  konuşamadıysan korkaklığının  utanç verici yanını bırak,  işin haber vermek  bunca yıl ne yaptın sen  diye sorarlar insana.

Herkesin her şeyi  birbirine  fısıldadığı  ‘Fısıltılar  Ülkesi ‘ Türkiye’de  Dersim’i bilmeyen yoktur, asıl kabul edilmesi gereken  1. Gerçek de budur.

 Dersim benzeri olaylara karşı olmak bir zihniyet değişimi demektir.  Bu zihniyet değişmedikçe,   bizi ölümsüz bir seri katil gibi  kovalar durur  gezmediği vilayet kalmaz. Orda vurur, kalanı öte yana savurur , sonra savurduğu yerden uzaklarda ecel olup gene bulur,  vurur, yakar . 

Şimdi  televizyonlar   yıllardır  kendilerine koydukları  yasakları  kaldırdı diye  zil takıp oynayan  yine televizyonların  kendileri , Türk filimlerinde ki gözü açılan kızın sahnesine döndüler, ‘Görüyorum’ der gibi ‘Bakın , bakın  konuşuyorum Dersim’i’ diyorlar . 

 Bu yasaklar , kendi kendini yasaklama   şüphesiz  televizyonlarla da sınırlı değildi.  Sanat,   film dünyamızdaki kısırlık, sanata musallat geçici körlük hep bu zihniyetin  sonucudur. ‘İzin verildiği kadar Sanat’   bu kadar olur.   4 gişe rekoru kırmış arasında sıkışır , bu sığlıklarla Oscar hayalleri kurarız. Kalan can sıkıcı ve  ne anlattığını izleyiciden gizleyen filmleri de niye izlemiyoruz diye birbirimize sorarız, ya da metafor aptalı oluruz.

 Ekran’ın  her haltı bilmesiyle ünlü  cır cır böcekleri  ise  Dersim’i yeni öğrenmişler!   Başbakan söylemeseydi  bilmeden gideceklerdi, cep telefonunuza mesaj gelmedi mi?  Hayret ki ne hayret.

Bakın  Nezahat-Kazım Gündoğan   ‘Dersim’in Kayıp  Kızları’ diye belgesel çekmişler.  Kültür Bakanlığı işletme belgesi vermediğinden  gösterime girememiş film, girseydi  öğrenme imkanları olurdu.

Hoş son yılların en iyi Türk Filmlerinden biri olan Sedat Yılmaz’ın  ‘Press’ filmi  zar zor 25 kopyayla gösterime girdi de ne oldu, baştan kayıp işler.

Başbakan kesekağıdı gibi patlattı kafalarda Dersim’i.  Dersim’in  bizzat kendisi  olan,  ailesi zarar görmüşlerin  Dersim’de olanları örtbas eder  duruma düşmesi bu şaşkınlıktan, ‘ öğretmenim bana vurdu ama haklıydı’  gibi saçma sapan bir  noktaya gelinince iktidar yanlıları da  hem tokadı yiyen hem dili tutulan mağdur çocukla alay eden arsız,   Baş öğretmen  iltimaslı çocuklara  döndüler .    

Kendi hesabıma  Dersim’i çocukken öğrendim, bizim bütün mahalle de  bilirdi.

Nasıl mı öğrenmiştim;

Bahçe komşumuz yaşlı emekli albayın   üç yetişkin  çocuğu vardı.  Kendisine mahalleli ‘Komutan’ diye hitap ederdi.   Eşinden gençlik yıllarında ayrılmış, kadın bir başkasına aşık olup terk etmiş evini, üç çocuğunu bir başına  büyütmüş mahallede sevilen sayılan bir adamdı. 

Bir kızı bir oğlu evliydiler, ikinci  kızı, Zümrüt  bekardı  baba kız birlikte otururlardı.

Çocukları, torunları, gelin, damat sıklıkla  ziyarete  gelirlerdi ihtiyarı.  Onunla birlikte oturan kızı Zümrüt kardeşlerine, yeğenlerine  bahçede  sofralar kurardı. Yemyeşil gözleri vardı onun için babası ismini  ‘Zümrüt’  koymuş zaten, beyaz tenli gür saçlı, az konuşan hep yorgun görünen genç bir kadındı. Kimseyle görüşmezdi, selam hatır sorma dışında  pek konuşmazdı.  Ama biz çocuklara ‘Lokum’ dediği tatlı çörekler, poğaçalar yapardı. 

Hiç evlenmedi hep yaşlı babasının yanındaydı, ona bakardı.  Bir ara mahallenin  Berberi  Ali’nin    Zümrüt’e sevdalandığı, evlenmek istediği ama yüz bulamadığı dedikoduları  yayılmıştı.

 Sonra bir gün  ihtiyarın ölümüne yakın  eve bir nikah memuru geldi ve baba kızın  nikahlarını kıydı.

Öyle kalakalmıştım, insan babasıyla evlenir miydi?   O  gün büyüklerim  bana  Zümrüt’ün hikayesini anlattıklarında  10, 12  yaşlarındaydım .  Bu öyküyü duyduğumda, üzüldüm, öfkelendim, utandım Zümrüt’ü incitmekten korkar, ondan kaçar  oldum. O çocuk aklımla yüzüne bakacak halim kalmamıştı.

 Zümrüt’ün  ömür boyu baba dediği adam   doğuda görevdeyken  ailesini yok eden askerlerden biriymiş.  Ne var ki  mağaradan   çıkarken  küp’ün içinden gelen tıkırtıya dönüp elini küpe daldırıp çıkartmasıyla  bembeyazlar giymiş, yemyeşil gözlü küçük bir kız çocuğuyla göz göze gelmiş,  o  bakışlara dayanamayıp  çekip almış kızı , oturtmuş  terkisine , sürmüş atı hayata . Babama böyle anlatmış hikayeyi, yalnız babam mı, bütün mahalle bilirdi. 

Daha sonra Komutan  diğer çocuklarıyla  birlikte küçük kızı büyütmüş.  Bu arada  Zümrüt’ü  nüfusuna geçirmek için çok gayret etmiş, ama bazı yasal engellerle karşılaşıp evlat edinemeyince, geleceğini güvence altına almak için ölmeden önce  nikah kıymış.

Komutan’ın ölümünden sonra  başka bir şehre gitti Zümrüt... Belki  gerçek ismini  kimliğini arıyordu, ya da  yıllarca baba bildiği adamın  ailesini  öldüren adamla aynı adam olduğunu öğrenmenin acısıyla  hesaplaşıyordu.  Her şeyi unutmak için kaybolmak istemişte olabilir.  Nasıl bir ruh hali içindeydi  bilmiyorum, suçladı mı, affetti mi, affetmedi mi  onu da bilmiyorum.   Belki ailesinden birilerini aradı buldu, ya da kimseyi bulamadığı için İstanbul’a döndü.

Son gördüğümde bembeyazdı saçları, gözleri gene zümrüt  yeşiliydi, bir suçlu gibi  durdum karşısında  bana sarıldı, ben de ona iyice sarıldım  bize yaptığı  ‘Lokum Çörekleri’ ni unutmadığımı söyledim. 

Yeğeninin ölümüne üzgündü, fazla konuşmadık, ne ben sordum ne o söyledi.

Fenerbahçe Orduevinin önüne kadar yürüdük, gel sana çay ikram edeyim dedi, başka zaman Zümrüt Teyze dedim. 

Orduevinin kapısından girip içeride kaybolana kadar arkasından baktım.

Küpün içinden çıkarılan çocuk  hayaleti miydi orduevinin bahçesinde yürüyen, yoksa  ölmüş  bir ‘ ‘ ‘kahraman komutanın ‘  dul eşi mi?

Kanlı bir baskında,   anasının  babasının canını kurtarsın diye küpe sakladıkları  yeşil gözlü 2 yaşlarında bir kız çocuğu  süzülüp  girdi Nizamiyeden.

Baskını  yapan  askerin   küpten çıkarıp,  kıyamadığı,  atının terkisine aldığı  o çocuk,    acı dolu hayatının tesellisi mi  ya da  ölümüne kadar süren  kefareti mi oldu  yaşlı  askerin?

Belki de  verilen görevi  yapan,  ama içi acıyla dolu  bir  insanın   her şey olup bittikten sonra  yıllarca muhasebesini yaptığı  ve vicdanının  söyleyebileceği son sözüydü,   ailesini öldürüp  küpten çıkarttığı çocuğu Orduevine başı dimdik sokmak.

Kimbilir böylesi acı başka ne öyküler saklıyordur Orduevleri.

Ben bu denklemi  10-12  yaşımdan beri çözemedim.

Ama hep biliyordum.

Dersim, doğuda olanlar  ve diğerleri  şüphe yok ki  çok kanlı yaralar, öldürenlerin,  öldürdükleriyle birlikte yaşayan ölüler olduğu bir ortak karabasan. 

Halkın açlık, yokluk ve bu acılarla  hayatta kalmaya , birlikte devam etmeye çalıştığı yıllarda  kafasına taç takıp  galalarda   gezen zihniyetin  anlayabileceği  basit  bir insanlık hali değil.

Her devirde insanları yönetmenin kuralları, doktrinleri daima  egemen sınıfın fikirleri üzerinden şekillenmiş.

Dünya tarihi egemenlerin suçlarını  attıkları, sakladıkları  bataklıklarla dolu.  Gazeteciler, sanatçılar arasında bu bataklığa ait olmaya hevesli  olanların burunlarına kadar pisliğe batmışken hala konuşmalarına şaşmamak  elde değil.

Bu öykü de yer alan ve hayatta olanları  incitmemek için bazı  yer  ve  isim değişiklikleri yaptım, ama gerçeklere dokunmadım.

Kayda geçsin istedim.

Sevgiyle...

necefugurlu@gmail.com

DKM ARŞİVİ