forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

STAR'DAN GÖNDERİLEN MEHMET ALTAN MUHALİF OLDU!

Aktif .

mehmet_altanStar Gazetesi'ndeki yazılarına son verilen Mehmet Altan, kardeşi Ahmet Altan gibi Ak Parti hükümetine sert eleştiriler yöneltmeye başladı. Bir dönem hükümete verdiği destekle dikkat çeken Altan, Ak Parti iktidarını faşizanlıkla suçladı... 

MEHMET ALTAN'IN MUHALİFGAZETE.COM'A VERDİĞİ MÜLAKAT

Neden gazeteden ayrıldınız? Ayrılışınızın perde arkasında ne yatıyor?

Bu bir süreç tabii. Bu sürece gelen kilometre taşları vardı. Onları bir şekilde görmezden geliyordum. Bunlardan bir tanesi mesela, bir gün sabah kalktım, daha önce yazımda “baş yazı” ibaresi vardı. O ibarenin kalktığını gördüm. Bir başka gün yine sabah uyandığımda, internet sitesinde ki yerimin değiştiğini gördüm. Yazılarımın anonslarında ki özensizliği hiç katmıyorum. Bir gün bana bir şekilde ilanlardan dolayı artık 7 yerin 5 yazı yazacağım söylendi. Üstelik bunların hepsi benim fiilen gördüğüm şeyler. Emrivaki olarak yapıldı.

“NEYİ NASIL YAZACAĞIMA DAİR AYAR VERİLMEYE KALKILDI”

Daha ileri düzeyde neyi, nasıl konuşacağıma ayar verilmeye kalkıldı. Bir şekilde diğerlerini hadi görmezden gelsem de, benim nereye kime, nasıl konuşacağıma ayar verme gibi bir durum ile koyu askeri faşizm döneminde bile muhatap olmadım. Hayatımda ilk defa böyle bir talep ve tavırla karşılaşıyorum.

Patron baskısı mı?

Ne baskısı olduğunu bilmiyorum ama bir şekilde normal olmayan bir durum var. Ama 30 yıllık bir hoca ve 68’den beri yazı yazma sürecinde olan birisine kim, ne diye, neyi nasıl söyleyeceğine dair en hafif deyimiyle hoyratlık, bir kendini bilmezliği ilk defa yaşadım hayatımda.

Bazı çevreler size iktidar yanlısı olarak bakıyordu. Peki ne oldu da bir anda “istenmeyen adam” oldunuz?

“AK PARTİ’DEN ÖNCEDE VARDIM, YAŞARSAM AK PARTİ’DEN SONRADA OLURUM”

Türkiye’de insanları maalesef siyaset üzerinden belirlerler. Türkiye’de kimse yazıları filan okumaz.
Kitapları da okumaz. Genel bir kanaat vardır. Halbuki ben bu olaylar yaşanıncaya kadar bu gazetede 5-6 yıldır her gün yazı yazan bir adamım. Benim 35 tane kitabım var. Ben Ak Parti’den öncede vardım, yaşarsam Ak Parti’den sonrada olurum. Burada Türkiye’nin her şeye siyaset üzerinden bakma ve kaba taslak kanaatle insanları damgalamaya ait inanılmaz bir ilkel, kaba ve sığ bir tutumu var. Ben Ak
Parti’den önce ne söylediysem ve ona yakın duran her icraatı destelerim, alkışlarım. Bu bugün içinde geçerlidir, yarın içinde geçerli olacaktır. O, inandığım ilke ve hedeflerden uzaklaşan birisi de olsa eleştiririm. Ben 1991’de “İkinci Cumhuriyet” demiş birisi olarak; iktidar yanlısı ya da muhalefet yanlısı yerine niye düşünce adamları, yazarlar, çizerler, akademisyenler kerteriz alınmıyor. Siyaset üzerinden bakılıyor çünkü Türkiye mesleksiz bir toplum. Yüzde altmışın mesleği yok.

“SİYASET HIZLI YÜKSELMENİN, SINIF ATLAMANIN ARACI”

Türkiye’de çok hızlı yükselmenin, sınıf atlamanın, saraya girmenin aracı siyaset. Piyasada çalışmak, üretmek, rekabet etmek yerine siyasette bir havuç yakaladığın vakit, piyasada hiç bulamayacağın büyük imkanları buluyorsun. Onun için insanlara siyaset üzerinden bakıyorlar. Yoksa kitaplarımda ortada, yazılarımda. Eğer bir eleştiri var ise, ciddi bir eleştiri söz konusu olacak ise, şunu yazdı da burada çelişti, burada böyle yazı şöyle yazdı diyen olmadı. Kendi tutarlılığımı teyit etmek açısından hiçbir zaman böyle bir şey ile karşılaşmadım. Kanaat başka bir şey, gerçek eleştiri başka bir şey.

Yiğit Bulut Habertürk’ün başındaydı ve hükümeti pek kızdıran bir isim de değildi. Buna rağmen bir anda işten
çıkarıldı. Şimdi de Başbakanın danışmanı oldu diye haberler çıkmaya başladı. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?


“BAŞBAKANI ELEŞTİREMEYEN, SADECE ÖVEN BİRİSİ DALKAVUKLUK YAPIYORDUR”

Ben olayları bireyler üzerinden değerlendirmiyorum. Biat anlayışı ile topluma nizam vermeye kalkışmak başka bir şey. Bir de demokratik çoğulcu eleştirisel bir yapı vardır. Şimdi Türkiye’de ki gelinen noktada, bu biat kültürü ile demokratik kültür arasında büyük bir açı farkı var. Bu açı gittikçede büyüyor. Fark büyüyor. Şimdi, başbakanı eleştiremeyen birisinin onu övmesine
dalkavukluk denir. Eğer bu toplumda dostane eleştiri yerine dalkavukluk isteniyorsa, en büyük zararı o dalkavukluğu isteyenler başta olmak üzere toplum görür. Çünkü demokrasi durup dururken bulunmuş bir rejim ve sistem değildir. O insanların, kurumların, toplumların zaaflarını göstererek yardımcı olur. Siz eleştiriyi yok saydığınız vakit, çürümeye başlarsınız.

Başbakanın birkaç önce medya patronları ile yaptığı toplantı hakkında ne düşünüyorsunuz?

“SOVYETİK, FAŞİZAN BİR TEK PARTİ İKTİDARLIĞI YAPISI ORTAYA ÇIKTI”

Tabii bunları çok vahim buluyorum. Neden vahim bulduğumun en güzel örneği ise Uludere. Ben bu kadar değiştik, dönüştük, ilerledik, büyüdük derken Uludere beni dehşete düşürdü. Uludere’de katliam gece 21.30’da oldu ve Genel Kurmay bildirisine kadar bütün basın sustu. Allah’tan sosyal medya var. Mesela bir düğmeden idare ediliyor izlenimini veren ve bunun tersine de bir gelişmenin olmadığı, korkunç bir Sovyetik ve faşizan bir tek parti iktidarlığında bir yapı çıktı.


“ULUDERE, MEDYA AÇISINDAN BÜYÜK BİR SKANDALDI”


Cumhuriyet tarihinin en büyük facialarından biri olan Uludere’de 34 insan F16’lar ile korkunç bir şekilde katledildi. Yani kim o düğmeye bastı ise, bu olaya bu kadar sessiz ve bu kadar siyasi parmağa bakarak susmak dehşet vericiydi. Ve bence toplantının bir sonucuydu. Medya açısından büyük bir skandaldı. Ve o toplantının sonrasında olması da çok ilginç. Talimatla gazetecilik, besleme basını getirir. Gerçek gazetecilik yapılmadığı vakit, bunun sonucu olarak bir zarar meydana gelecektir. Çünkü halkı ilgilendirmeyen, yönetenlerin propagandasını yapan bir gazetecilik halk tarafından ilgiyle talep
edilir bir gazetecilik değildir. Onun sorunu yok Türkiye’de.

“YÖNETİLENLER DEĞİL, YÖNETENLER ESAS ALINIYOR”
Medyada insan yok. Yani bir şekilde artık hiçbir insan yönetilenlerin dramları ve mağdurlukları ile ilgili
hiçbir insan hikayesinin olmadığı bir medya durumuna geldik. Yani sadece yönetenlerin esas alındığı,
yönetilenlerin dramlarının yok sayıldığı bir garip saray gazeteciliğine dönüşüyor.

Siz göre Türk basını sansürsüz ve objektif mi?

“MEDYA DA SANSÜR DE VAR, BASKI DA VAR”

Hayır, sansür var. Ve ben bunların hepsini ispat ederim. Sansürde var, baskıda var. Sapına kadar var, sonuna kadar var. Bende bunun belgeleri var. Yani bir şekilde hangi yazı, nasıl sansür ediliyor, ne oluyor filan gibi. Fiilen hem arkadaşlarım söylüyor hem de bir miktar sansür edilen yazılarını gönderiyorlar. Herkese yapıyorlardır bunu.

Başbakan görsel ve yazılı basına hep öfkeli.Bu öfke gazete yöneticileri üzerinde bir baskıya ya da bir otosansüre dönüşüyor mu?

“MEDYA İLE UĞRAŞMAK ÇOK HAYIRLI BİR İŞ DEĞİL. DEMOKRASİNİN ÖNÜNÜ KESERSENİZ, TOPLUM
PATLAR”


Bu medyada işsiz, güçsüz adamların çoğaldığı baskının yapıldığı bir ortam var. Bunlar hayır getirmiyor. Kimseye getirmedi. Tarihimizde var. Türkiye hep buralardan geliyor. Yani demokrasi bir patlamayı engeller. Subaptır. Yani çürümeyi engeller. Hatayı engeller. Siz bunun önünü kesmeye başladığınız vakit düdüklü tencere gibi o toplum bir yerde patlar. Mırıldanmaların çoğaldığı, açıkça
konuşulamayan ilkelerde mırıltı çoğalır. O mırıltı işte düdüklü tencerenin kaynama oranını gösterir. Yani medya ile uğraşmak çok hayırlı bir iş değil. Çünkü Uludere’de ne oldu, bunu soran herkese kızmak yerine Uludere’de ne olduğunu açıklamak lazım. 1 ay oldu. Şimdi Uludere’dekini açıklamayıp, polemik yapmak iyi bir şey değil.

Peki tutuklu gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener, Mustafa Balbay ve KCK’dan tutuklu olan gazeteciler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Ama topluca biz buna karşı sesimizi de yükseltmedik.
Bunu düzeltecek olan AB sürecinin peşinden koşmadık ve saraya uzanınca ağlamaya başladık. Yani bu yönetilenlerin yaşadıklarını yok saymayı anlamıyorum. Bana nasıl olsa bir şey olmaz mantığı var. Deprem gibi; Varto’da deprem olunca kimsenin umuru değil, Körfez’de olunca ama herkesin ayağa kalkması ve depremden haberdar olması gibi saraya uzanınca da hukuksuzluk varmış gibi bağırmayı
ben anlamıyorum. Ayrıca bu bağırmada da taraf olarak bağırmaya devam ediyoruz. Onun içinde hiçbir şey düzelmiyor. Bir de tabii gazetecilikte haber kaynaklarının birbiri ile tekmeleşmesinin aleti
olmamalı gazeteci. Gazetecinin kendi ilkeleri var. Türkiye’de en tehlikeli şey, devlet içi kavgalarda
birbirine taraf olanların aracı, aleti haline dönüşmektir.

28 Şubat sürecinde medyanın büyük suçu var deniyor iktidar çevreleri tarafından. Yakın bir zamanda bu konu ile ilgili bir hesaplaşma bekliyor musunuz?

“DEMOKRATİK SİSTEM VE HUKUKUN EGEMENLİĞİ OLMALI”

Şimdi, Türkiye’de ki en büyük zorluğun rejimi ve sistemi dönüştürmek yerine, bana yakın sana yakın adamlar üzerinden mevcudu teslim alma anlayışında görüyorum. Yani şu general hapse girsin gibi. Mesela Başbuğ tutuklu ama 27 Nisan Muhtırası’nı verenler ortalıkta. Neye göre, ilkesi ne? Siyaset ilkesizlik seviyor. Ve bana yakın, ona uzak anlayışını esas ilke yerine, kendisine yakın veya uzak algısını esas alıyor. Ayrıca sistemi demokratikleştirip, hukuku egemen kılmak yerine o bana yakın adamları ana kumandalara koyarak, mevcudu ben idare ederim var sayıyor. Bunun olamayacağını en iyi Uludere gösterdi. Çünkü eğer devlet ele geçirilebilir bir şey ise devlet olmaktan çıkıyor. Siz devleti ele geçiriyorsanız, o devlet değildir. Devlet, ele geçirilemeyen, yaşayan ve değişen hukuksal bir organizmadır. Onu adamlarla, şunlarla bunlarla ele geçiririm dediğiniz vakit aynı zamanda kendi mezarınızı kazarsınız. Çünkü siz ele geçirebiliyorsanız, başkası da geçirir ve size karşı geçirir. Onun için kalıcı olmak isteyen birisinin en çok dikkat etmesi gereken husus, sistemin demokratikleştirilmesidir.

Mesela biz 12 Eylül’ün anayasasını tartışıyoruz ama 12 Eylül’ün siyasi partilerini oluşturan zihniyetini
somut ve hukuksal bir metine dönüştüren şeyleri konuşmuyoruz. Siyasetin istediği konuşuluyor.
Toplumun ihtiyacı konuşulmuyor. Bu dehşet verici.

Uludere olayında basın iyi bir sınav verebildi mi sizce?

“BASIN ULUDERE OLAYINDA SINIFTA KALMIŞTIR”


Dehşete düştüm ben. Tek parti, Sovyetik sistem olsa ancak bu kadar olur.

Basın sektörü açısından Türkiye’yi size göre nasıl bir gelecek bekliyor?

Para kazanılmıyor Türkiye’de. Basının finansmanını tartışmıyoruz. Mesela gazeteler. Üstlenildiği fiyattan daha fazla maliyetleri, kim bunu finanse ediyor. Okur bunu finanse etmeyince, finanse eden ona hakim olur. Televizyonların reytingleri konuşuluyor da, gazetelerin esas satışları konuşulmuyor. Niye gerçek tirajlar algılanmıyor. Mesela bir adam geldi yüz binden almış gazeteyi ama on beş bine düşürülmüş. Niye tasfiye olmuyor? Televizyon reytingleri ile beraber gazetelerin gerçek satış rakamlarının da konuşulması gerekmez mi. Üstelik yönetimlerin performansını belirleyen o satışlar, onları geldiklerinde ne idi şimdi ne onu ölçmek gerekir. Eğer bu ölçülmüyorsa, büyük bir zarar var ise zararı kim finanse ediyor. Zarar finanse edilemez. Finans ediliyorsa demek ki o zarardan daha
fazla bir kazanç var. E gazetecilikten değilse o kazanç, o zaman orada gazeteciliği aramak çok yanlış değil mi?


Peki sizce basına daha da kısıtlama gelecek mi ?


Ben 28 Şubat’ta işsiz kalmadım. Bir gösterge ise şayet benim üzerimden gidin bakın. Yazılarım azaltılmıştı ama işsiz kalmamıştım.

Liberaller ile Ak Parti’nin evliliği bitti mi sizce?
“DEMOKRASİ, TEK BİR KİŞİNİN AYAR VERMESİ DEMEK DEĞİL”
Bunu bana çok soruyorlar. Bir şekilde bu liberaller ve Ak Parti meselesi değil. Bizim kendi ilkelerimiz, hedeflerimiz, amaçlarımız var. Biz ne istiyoruz, devletin milletini mağdur etmemesini. Bireylerinde birbirleri ile uğraşmamasını. Bunun da evrensel temel hak ve özgürlükleri, evrensel hukuk yorumu ile yapılmasını istiyoruz. Yani buranın demokratikleştirilmesi demek bir adamın buraya ayar vermesi demek değil. Evrensel hukuk kurallarının toplum-birey, devlet-toplum, devlet-birey ve birey-birey ilişkilerinde tek egemen olması demek yani buna yakın durulduğu vakit destekleniyor. Ayrıldığı vakit
eleştiriliyor. Ak Parti ile böyle bir düşmanlık veya bir hayranlık söz konusu değil.

“DERSİM’DEKİ DURUŞ İLE ULUDERE’DEKİ DURUŞ TUTARLI DEĞİL”
İlkeler üzerinden hayata bakmak lazım. Şahsen ben ilkeler üzerinden hayata bakıyorum. Yani bir taraftan eğer Dersim’deki katliamdan özür dilerse başbakan başımın üzerinden yeri var ama Uludere’yi açıklamazsa bir şekilde bu da kabul edilebilir bir şey değil. Niye insanlar buna siyaset üzerinden bakıyor, ilke üzerinden bakmıyor ben bunu anlayamıyorum. Hep siyaset. Dersim’deki duruş
ile Uludere’deki duruş birbiri ile tutarlı mı? Değil.

“GERÇEK BİR GAZETECİ, SİYASETÇİNİN PROPAGANDASINI YAPMAZ”
Siyaset benim kertelezim değil. Durmadığın zamanda başın belaya giriyor. Zaten problemde o. Çünkü siyasetçi kendisini esas alıyor. Düşünürü, yazarı, çizeri, akademisyeni kendisinin bir şekilde propagandacısı zannediyor. Sen nasıl kendini esas alıyorsan, diğerleri de kendi mesleklerini esas alıyor. Gerçek bir yazarlıkta, çizerlikte, düşünürlükte eğilip bükülmek yoktur. Burada bir biat söz konusu değildir. Başka türlüde saygın olamazsın. İnandırıcı olamazsın ve kendini yaralarsın. Mesele bu. Senin varlığının, bu toplumun eksiği, gediği, zafiyetinin altını çizmeye özdeş. Bir akademisyen,
yazar, çizer, düşünür oy alma peşinde değil ki. Bir şekilde popülizm peşinde değil ki. Kendi doğruları
açısından o toplumun zafiyetlerini, tuzaklarını belirleyen ve onları gücü yettikçe ifade eden ve buraya
dikkat çekmeye çalışan insanlardır. Yani bunu siyasetçinin propagandasını yapıp, bir biat kültürü ile
dalkavukluk etmesi ile bağdaşacak işler değil bunlar.

Sonuç olarak hükümet yanlısı yazılar yazıp, söylemlerde bulunuyorsanız sırtınız yere gelmez. Bakınız Yiğit Bulut. Peki Mehmet Altan’ın söylediği gibi yönetilenler olarak mağduriyetleri nasıl dile getireceğiz korkusuzca. Acaba biri bir şey der mi düşüncesi olmadan dilediğimizi özgürce
sorabilecek miyiz? Hakkımızı korkusuzca arayabilecek miyiz? Daha çok susarsak olmaz. Düşüncelerimizi, isteklerimizi dile getireceğiz. Getireceğiz ki o zaman demokrasiden bahsedebilelim. Yılmayacağız. İçeride tutuklu olan gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler için mücadele edeceğiz. Bu ülkenin bir bireyi olarak onları sonuna kadar savunacağız, korkusuzca. Tabii eğer gerçekten demokrasi ve düşünce özgürlüğü istiyorsak. Benim hala umudum var, sizinde olmaya devam etsin.

http://www.muhalifgazete.com/

DKM ARŞİVİ