forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

UMUR TALU: 28 ŞUBAT'ÇI MEDYA KEŞKE UTANABİLSEYDİ!

Aktif .

ETİKETLER:Umur Talul28 Şubat

umurtaluUmur Talu 28 Şubat medyasını Aksiyon Dergisine anlattı...

MURAT YOKAY / AKSİYON

28 Şubat sürecinde rol almış gazetecilerin pişkin tavırlarının rahatsızlık verici olduğunu söyleyen Umur Talu, "Keşke medyanın, o yazarların utanmazlığı, yerini utanca terk etseydi. Ya da onların itibarları biraz zedelenmiş olsaydı." diyor.

Umur Talu, hep vicdanla birlikte anılan bir yazar. Her zaman muhalif bir duruşu, sivri bir dili var. 28 Şubat'ta askerlerin sakıncalı gördüğü gazetecilerden. Balyoz'da ele geçen belgelere göre, 'tutuklanacak gazeteciler' listesinde... Bugün de iktidarı eleştiren yazılar yazıyor. Büyük dedesi Recaizade Mahmut Ekrem, dedesi Ercüment Ekrem Talu... Gazetecilerin içinde büyümüş Umur Talu. Boğaziçi Üniversitesi'nde ekonomi okumuş. Mesleğe 20'li yaşlarda atılmış. 35 yaşında Milliyet'in yayın yönetmenliği koltuğuna oturmuş. Şimdilerde Habertürk'te yazıyor. Uzun yıllardır medya yazıları da kaleme alıyor. O yazılar, Bedelli Gazetecilik adıyla geçen günlerde yayımlandı. Daha önce de medya yazıları Dipsiz Medya ismiyle kitaplaşmıştı. Talu ile 'Bedelli Gazetecilik'ten hareketle 28 Şubat'ı, medyayı, Ergenekon'u, askerleri ve OYAK'ı konuştuk.

-Kitabınız çıktıktan sonra birkaç kez sizi ekranda gördük. Televizyonlara pek çıkmıyorsunuz. Oysa son yıllarda televizyonların en çok itibar ettiği kişiler gazeteci yazarlar. Sizi niye pek göremiyoruz?

Hiç çıkmıyor değilim. Medyanın konuşulduğu programlara katıldığım oluyor. Fakat gazetecinin kanal kanal dolaşıp fetva vermesine, bu ülkedeki tek düşünce adamı, kamusal alandaki tek temsilci gibi davranmasına karşı olduğum için her programa katılmayı kategorik olarak reddediyorum. Ben yazı yazıyorum. Konuşma yeteneğim de kötü değildir. Ama mesele o değil. Gazetecinin aktörleşmesini doğru bulmuyorum. Çok görünürde olmasına, kendisinin haber hâline gelmesine, siyasetin, akademinin önüne geçip sürekli dünyanın bütün bilgilerine vâkıf insanmış gibi konuşmasına karşıyım.

-Bazıları Mısır konusunda da şike konusunda da uzmanmış gibi konuşuyor...

Mutlaka hepsini çok iyi biliyorlardır (!) ama değil beyninin kıvrımları, insanın ses teli bile dayanmaz. Bir de doğru bir şey mi? Gazeteci, anlayıp anlatmakla yükümlü. Bazı arkadaşların hayatı, anlamaya bile vakti olmadan devamlı anlatmakla geçiyor. Zor bir hayat gerçekten.

-Ekranda gözükmenin cazibesi ayrı mı?

Ayna seviyormuş insanlar. Televizyonda kendini görmekten hoşlanıyor, görünmekten hoşlanıyor. Oysa gazetecilik görmek üstüne bir meslek. Görmek ve göstermek... Ama kendinizi değil; olayları, bilgileri, eleştirileri, tartışmaları, farklı açıları... Farklı açı diye kendiniz, eleştiri diye kendiniz, bilgi diye kendiniz, haber diye kendiniz, aktör diye kendiniz... Çok fazla.

-Bazı tartışma programları var. Kimin nasıl tepki vereceğini biliyorsunuz. El kol hareketleri, ses yükseltmeler...

Gerçek aktörler bile filmden filme farklı tarzları oynuyorlar. Bunlar bir de kötü aktör. İyi bir oyuncu bazen polisi, bazen katili, bazen mağduru oynayabilir. Burada sürekli aynı rolü oynayan, çok ahkâm kesen, ceberut davranan, işin artistiğine kapılan insanlar var. Eskiden şöyle denirdi: "Restoran yazan gazeteci, yüzünü göstermemeli, gittiğinde kendini belli etmemeli, yediği şeylerin parasını ödemeli. Parasını ödediği bir şeyi de yeri geldiğinde eleştirmeli." Şimdi öyle değil. Bir yere bütün kimliğinle, görüntünle gidiyorsun. Bu, gazetecilik değil.

-Gazetecilik, muhabirlik irtifa mı kaybediyor?

Başbakan, uçağına genel yayın yönetmenlerini ve başyazarları alıyor. Daha öncekiler de öyleydi. Genelkurmay başkanı da sıradan savunma muhabirleriyle görüşmüyor. Sıradan buluyor muhabirleri. Asgari düzey patron, genel yayın yönetmeni, başyazar, bir de yazarlar, Ankara temsilcileri...

-Siz bindiniz mi hiç başbakanın uçağına?

Genel yayın yönetmeniyken ben hiç binmedim. Bizim muhabirlerimiz görüşmeli başbakanla. Sonra birkaç kez gittim. Daha sonra kendime göre bir yazı tarzı seçtim, 'kimsenin yanından yazı yazmayacağım' dedim. Şimdi katılmıyorum.

-Avrupa'da bunun standardı nedir?

Avrupa'da da var aktör gazeteciler ama sistem tamamen böyle değil. Birtakım isimlerin muhabir olarak kaldığı, hâlâ muhabir olarak değer gördüğü bir sistem var. Bizdeki olay biraz farklı. Eskiden Türkiye'de gazeteciliğin büyük bir haber iştahı vardı. Her şeye haber diye saldırırdı. Bugünkü kadar bazı konuların konuşulmadığı dönemde bile... O gün konuşulan konular bugün konuşulmuyor. Halkın geçimi üzerine çok fazla haber yok gazetelerde. Sıradan insanın gündelik ihtiyaçları, bunalımları, sevinçleri üzerine pek fazla haber yapılmıyor. Sıradan insan yavaş yavaş yok olunca, gazetelerin ve televizyonların temel aktörü sıradan sayılmayan birtakım şöhretli insanlar oldu. Bu insanların bir kısmı da gazeteciler. Şimdi başbakan bir söz söylüyor, aynen manşet yapılıyor. Söylediği şeyi test edersin, bir olaydan bahsediyorsa o olayı analiz edersin. Maalesef seyirci bir gazetecilik var. Bugün atlatma haber sevinci, ne atladık tasası, 'şunu yanlış yapmayalım' sıkıntısı kadar büyük değildir. Bir yanlış yapıp birilerini ürkütme korkusu daha çok. Birilerini ürkütme derken bu iktidar olabilir, reklam veren olabilir, patron olabilir.

-Genç yaşta yöneticilik yaptınız. Yöneticilik defterini kapattınız mı?

Kapattım diyebilirim. Ama öyle bir defter birlikte açılır. Sen açsan ne olur kendi başına. Beni yönetici yapacak bir bakış açısı olmalı. Yazdığım yazının on katı gazete yaparım. Benim işim bu.

-Şimdi daha mı zor yayın yönetmenliği yapmak?

Ben gençtim ama iyi bir dönemde yaptım. O gazete bana emanet edildi. Aydın Doğan patrondu ama yazı işlerine inmedi, bana hiç müdahale etmedi. Bugün 'nasıl aynı patronla bütün bunlar oldu'yu anlatmak çok zor. O zaman Aydın Doğan'ın elinde tek Milliyet vardı. Manyak bir gazeteydi Milliyet. O dönem başbakanın ABD'deki servetini ortaya çıkardı. Genelkurmay'daki yolsuzlukları da yazdı. ANAP'ın geçmiş defterlerini karıştırdı. Haberlere 'Temiz Toplum' diye bir damga vurmuştuk.

-Köşenizde habere de yer veriyorsunuz, takip ediyorsunuz. Astsubay ve uzman çavuşların şikâyetçi olduğu OYAK meselesini sürekli gündemde tutuyorsunuz...

Banka çalışanlarını da, tersane işçilerini de taşıyorum köşeme. Askerlere gelince... O alana kimse girmemiş. 600 bin kişilik bir ordu; bu ordunun içinde de 200-250 bin kişilik profesyoneller var. Bunların birbiriyle ilişkisi konusunda hiçbir haber çıkmıyor. Kırk yılda bir iki şey yazılmış. Ama benim meselesini ettiğim konu sadece askerin maaşı, özlük hakları filan değil. Bir insanlık durumundan söz ediyorum. İnsanın insanı ezmesi, aşağılaması, hor görmesi ve üstüne üstlük bunu palavradan bir cumhuriyetçilik adına yapması... Dünyada hiçbir gazeteciye nasip olmayacak bir şey nasip oldu bana.

-Nedir o?

Elimde büyük bir ordunun içinden binlerce tanıklık var. 7 senedir, binlerce birikmiş mektup var. Yurdun her köşesinden, her rütbeden gelmiş mektuplar var. İnanılmaz.

-Neler var o mektuplarda?

Askerlerin maruz kaldıkları, yaşadıkları şeyler var. Bazıları kişisel, bazıları genel. Binlerce insan hâlâ görevdeyken bana güvenip durumunu açıyor. Benim adım lanetlenirken, yazdığım gazeteler bazen garnizonda yasaklanırken, yazıyı kesip inadına duvarlara yapıştırmışlar.

-Bu mektuplardan bir kitap yapmayı düşünüyor musunuz?

Belki. Yaparsam da kimsenin ismini açık etmem...

-Balyoz belgelerinde tutuklanacak gazeteciler arasında geçiyordu isminiz. TSK sizi hep sakıncalı mı gördü?

Benim durumum garip. 28 Şubat'ta da atılmam için uğraşıldı. Hiçbir zaman akredite olmadım. Tek İlker Başbuğ zamanında davet edildim. Onda da gitmedim. Çünkü başka yasaklılar vardı hâlâ. Askerlerin çoğunun görüşü, siyasi bakışı benimkiyle aynı değil. Bunu da biliyorlar. Ama buna rağmen mektup gönderdiler. Bu adamın bakış açısı birtakım mağduriyetlere duyarlıdır. Bunu anladılar. Başı derde giren subaylardan da bana çok mektup geldi.

-Şu an daha az asker yazıyorsunuz.

Şimdi yazılarımın ana teması iktidar eleştirisi. Ben bir gazeteciyim. Kim gücünü aşırı biçimde kullanıp toplumun belli kesimlerini mağdur ediyorsa, ben ona karşı bir şey söylemek durumundayım.

-Bu yıl 28 Şubat tartışması medya üzerinden çokça yapıldı. Sizce 28 Şubat neydi?

28 Şubat'ın çok farklı okumaları yapılabilir. 28 Şubat, var olan bir iktidarı yerinden kazıma operasyonu; ama aynı zamanda Türkiye'yi Ortadoğu politikasında bir yerde konsolide etme. Erbakan'ın da imzaladığı İsrail anlaşmalarını düşünelim. Aynı zamanda Susurluk'un gideceği yeri engelleme operasyonu. Orada müthiş başarılı bir operasyonla Susurluk saptırıldı ve Erbakan'ın üstüne yıkıldı. Erbakan'ın da hatalarıyla... Aynı zamanda 28 Şubat büyük sermayenin konsolidasyonuydu, onun düzeninin sarsılmaması gerekiyordu. Büyük sermayeden kopmuş bir DYP ile zaten ona ait olmayan bir RP'nin arasında onları korumaktı. Bir de o sermaye içinde OYAK'ın pozisyonunu tahkim etmek vardı işin içinde. 28 Şubat yüzyıllık bir kibrin bin yıllık iddiasıydı. O iddia kaybedildi. 12 Eylül'ün de 28 Şubat'ın da hesabı sorulmalıdır.

-Medyanın bütün bunlarda rolü yok mu?

Medyanın rolü çok fazla vardı. Keşke o yazarların, gazetecilerin utanmazlığı, yerini utanca terk etseydi. Onların pişkinlikleri keşke öz eleştirilerle giderilebilseydi. Ya da onların itibarları biraz zedelenmiş olsaydı.

-28 Şubat yargıya taşındı. Medyada bazı isimlerden söz ediliyor. Kimi gazetecilerin isimleri geçiyor...

Ben intikamcı değilim, şunlar şunlar yargılanacak, şunlardan hesap sorulacak. Öyle şeyleri hem sevmem hem diyemem. Diyen de bana pek sempatik gelmez. Dolayısıyla televizyona çıktığımda bile -Can Ataklı'nın açıklamalarıyla ilgili- harcayamadım insanları. Benim karakterim böyle. Onlarla yazı üzerinden en sert kavgaları yaparım ama birer böceklermiş gibi üstlerine de basamam.

http://www.aksiyon.com.tr/

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN