forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

MAZHAR BAĞLI: MEDYA 28 ŞUBAT'IN EN BÜYÜK GÜCÜYDÜ!

Aktif .

mazhar-bagli-tezcanSosyolog Prof.Dr. Mazhar Dağlı, Pusula Gazetesi'ne verdiği söyleşide Ahmet Tezcan'ın 28 Şubat'la ilgili sorularını yanıtladı. 

28 Şubat'ın siyasi boyutlarına girmeden önce sizin sosyolog olmanızdan yola çıkarak sormak istiyorum, 28 Şubat bir sosyolog gözüyle ne idi?

Çok genel bir şey söylemek gerekirse 28 Şubat bir mühendislik çalışmasıydı. Türkiye'de darbeler yahut muhtıralar yönetmiyle zaman zaman yaşadığımız bu tür mühendislik çalışmalarının ilginç bir yanı var; hiç biri hedefine ulaşmıyor. Bana göre bu toplumun duyarlılığından kaynaklanıyor. İlk başta toplum buna tepkisiz ve sessiz görünüyor. Ancak Anadolu'da "İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak evladır" diye bir söz vardır. Bizim toplumumuz bu söze uygun davranıyor, sessiz ve tepkisiz duruyor ama sonunda -yani sandıkta- tepkisini çok keskin ve çok şaşırtıcı bir biçimde gösteriyor.

Mühendislik çalışması doğru bir tabir mi? Mühendislikte bir inşa vardır, 28 Şubat gibi darbeler ise daha çok bir imha hareketi değil mi?

Mühendislik bir şeyi inşa içindir ama şöyle bir gerçek de var. Toplumun geleneğinden, tarihinden, kültüründen, manevi değerlerinden oluşan bir temel var ve bu temelin üzerine bir takım şeyleri eklemleyemediklerini de görüyor statükocular. 28 Şubat'a baktığımızda, diğer darbelerden farklı olarak pek çok alanda yeni bir inşanın olduğunu görüyoruz. Ama bu inşayı gerçekleştirebilmeleri için var olan temeli de yıkmaları gerekiyordu. Dediğiniz anlamda bir imha içeriyor tabii ki ama o imhayı yeni bir inşa için yapmak istiyorlar. Toplumun ana damarını, temelini hedef alan bir hareket. Bütün toplumsal muhalefet çizgisine yönelikti. Bunun da çoğunluğunu muhafazakarlar oluşturuyordu.

İşin içinde sermaye grupları var. Başbakan da TUSİAD'ı işaret ederek buna dikkat çekmişti. Medya da bu grubun yanında ve kullandığı en önemli araç olarak yer aldı. Genel bir ifadeyle 28 Şubat, İstanbul Dükalığı'nın Anadolu'yu sindirme operasyonu mudur?

Hiç kuşkusuz. Bir takım adamlar yahut sözüm ona sivil toplum kuruluşları, Anadolu sermayesinin gelişmesine, serpilmesine engel teşkil edecek ve mümkün olduğu kadar boğacak bir çalışmanın içinde oldular. Şimdi bir sofra var ve bu sofranın başında bir kaç kişi oturuyorlar, işte bu sofranın başında oturanlar, kendilerinin dışında başka bir merkez oluşturulmasına, sofra açılmasına izin vermediler. Özal'la birlikte Anadolu sermayesi canlanmaya başlamıştı. Anadolu sermayesi, İstanbul Dükalığı'na karşı çok ciddi biçimde bir alternatif olarak ortaya çıkınca, kurdukları düzenin ters-yüz olacağını gördüler ve harekete geçtiler. O yüzden çok pervasızlaştılar ve her bir kesimi hedef alan bir operasyon gerçekleştirmek istediler.

Ve medyayı kullandılar...

Evet. Türkiye'de medyayı sorgulayacak bir medya okur-yazarlığı gelişmemişti çünkü, bunun farkındaydılar ve medyayı kullanarak bu operasyonu yürüttüler. Medya da buna teşne idi zaten, hatta teşne olmaktan öte böyle bir şeyi medya kışkırtıyordu, talep ediyordu. Dolayısıyla elbirliği yaparak Anadolu sermayesini ve toplumsal muhalefeti engelleme yok etme yoluna gittiler. Medyayı toplumsal davranış kalıplarını değiştirmek ve toplumun zihnini iğdiş etmek için kullandılar. Ancak medyatik bilgi, sahici bilgi değildir. Dramatik bir bilgidir. İnsanlar rasyonel bir şekilde düşünmeye başladıkları zaman bunu sorguluyorlar ve kendilerine empoze edilenin sahici, gerçek bilgi olmadığını farkediyorlar. 28 Şubat'ın istedikleri gibi bin yıl sürmemesinin sebeplerinden biri de budur. Medya 28 Şubat'ın hem en büyük gücü hem de handikapı idi. İşte bunu hesaplayamadılar. Bugün günah çıkaranlar var aralarında ama aslında onlar bin yıl süreceğini hesaplıyorlardı.

Bu günah çıkarmaların toplumda karşılığı var mı?

Birileri, birilerini kitlesel anlamda mağdur etmişse, sosyal psikolojide şöyle br ifader vardır; mağdur olmuş kitlenin kendini diğer kitle ile eşit hissedebilmesi için mutlaka bir cezanın olması gerekir. Dolayısıyla ne kadar günah çıkartırlarsa çıkarsınlar, bir cezai yaptırım olmadıkça toplumda bir karşılık bulmaz. Mutlaka bir cezai yaptırımın olması şart. Bu bir intikam talebi değil, toplumsal bir zorunluluktur.

Aralarında 28 Şubat mağduru bazı kişilerin de bulunduğu bir kesim "asker yargılansın ama sermaye ve medyaya dokunulmasın" diyor. Halk dokunulması gerekenlere dokunulmadığını görürse, bunun siyasi faturasını Ak Parti'ye çıkartır mı?

Dokunulmazsa faturanın Ak Parti'ye çıkartılacağını düşünmüyorum ben.

Bu bir temenni mi?

Temenni de denilebilir asılında. Fakat burada medyanın ve sermayenin çok fazla rol oynadığını biliyoruz ama asıl taşıyıcı aktörler asker kanadından bunu da biliyoruz. Dolayısıyla asker dışındaki sorumlulara dokunulmadığı zaman, toplum bunu bir yere kadar tolore edebilir. Fakat dediğiniz gibi bunlara dokunmayalım, göz ardı edelim gibi bir şey olursa toplum bunu hoş karşılamayacaktır. Çünkü eksik kalır. Mutlaka dokunulması gerekir. Bu intikam değil. Bu adamların topluma yaptıklarının aynısı bunlara da yapılsın demiyor kimse. Zate bu mümkün de değil. Ne yaparsak yapalım tam olarak bu öç alınamayacak zaten. Ama şu da bir gerçek ki toplum bunun gerçekleşmesini, bir cezai yaptırımının olmasını arzu ediyor. Çünkü bunlara dokunulmadığı zaman daha sonra yine bir takım iş tutmaların, mühendislik çalışmalarının, pervasızlıkların başgöstereceğini biliyor. Bunun vicdanları rahatatmak, öç alma duygusunu yatıştırmak dışında güven duygusunun tazelenmesi açısından da gerekliliği vardır. Bu işin içerisinde kimler varsa, her birinin sorgulanması, yargılanması adalete güven tazelemek açısından zorunludur. Dolayısıyla ben sendikalardan da, o Beşli Çete'den de hesap sorulması gerektiğini düşünüyorum. Hesap sorulmazsa eksik kalır ama toplum faturasını mevcut iktidara çıkartır mı çok emin değilim.

Bülent Ecevit 12 Mart Muhtırası'na açıkça karşı çıkmış bir sonraki seçimde yüzde 46 oy almıştı. Ak Parti'nin oy artışlarına bakıldığında da statükoya ne kadar direnmiş, dik durmuşsa oy patlaması yapmış. Hal böyle iken sadece askerle sınırlı kalsın demek ve bir anlamda statükonun yanında yer almak bir aşağılık kompleksinin göstergesi sayılabilir mi?

Kesinlikle öyledir. Bunlara karşı bir kompleks var zaten. Osmanlı zamanında isyan edip de kelle istiyoruz diyen ve istediği kelleyi alan Yeniçerler o padişahları devirmişlerdir. Kelle vermeyenler, direnenler ise ya iktidar olmuş ya da iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Ecevit direndiği için o tarihte o kadar yüksek oy aldı. AkParti direndiği için bugün bu kadar yüksek oy alabiliyor. Kim statükoya direnirse kazanıyor, kim bunlarla  uzlaşma içersinde oluyorsa kesinlikle kaybediyor. Bu iki kere iki dört eder kadar açık ve nettir. Toplumsal tarihimiz de, siyasal tarihimiz de bunu gösteriyor. Mesela 28 Şubat'tan sonra Erbakan'ın bir daha asla eski oy oranına ulaşamamasının asıl sebebi de budur. 28 Şubat'ta direnmek ya da sorunu halka götürmek yerine uzlaşmacı bir tavır sergilemesini halk, Erbakan'ın kendisini temsil niteliğini kaybettiği şeklinde okudu. Öyle düşündü. Erbakan orada halka dönüp deseydi ki ey halkım bakın içerde bizi hırpalıyorlar, biz sizin iradenizi kimseye peşkeş çekecek değiliz deyip seçime gitseydi, çok farklı bir şey ortaya çıkardı. Ama yapamadı, halk da bunu gördü. Mesela 27 Nisan e-muhtırasında Başbakan Erdoğan dik durdu, halk bunu da gördü ve sonuç malum, ortada.

27 Nisan'da Erdoğan o duruşu sergilemeseydi, Erbakan gibi sandıktan çıkamama durumu olur muydu?

Kesinlikle olurdu. Sandıktan çıkamazdı. 28 Şubat'tan sonraki Erbakan'ın durumundan hiç farkı olmazdı. O zaman niye MHP oylarını artırdı? Çünkü "Ürkeğe değil, erkeğe oy verin" diye ortaya çıktılar ve halkı kendilerini temsil niteliğine sahip olduğuna ikna ederek oy aldılar. Ama daha sonra onların da diğerlerinden bir farkı olmadığı ortaya çıktı. Nihayet dik duracağına, kendisini bihakkın temsil edebileceğine, temsil yetkisini bir başkasına peşkeş çekmeyeceğine inandıkları bir insan çıktı ve halk ona oy verdi. İnanmasaydı vermezdi ya da geri alırdı.

Ya muhafazakar okur-yazar kesimde var olduğu söylenen  aşağılık kompleksi?

O sözünü ettiğiniz aşağılık kompleksi var evet. Ben de müşahede ediyorum bunu. Hatta daha ileri giderek şunu söyleyebilirim: 28 Şubat meselesinde askerle birlikte medya ve sermayeye dokunulurken, onların yerli işbirlikçilerine de dokunulmalıdır. Kimdir bu yerli işbirlikçiler? Üniversitelerde biz müşahade ettik, muhafazakarlardan bazıları 28 Şubatçılara fişlemeler konusunda yardımcı oldular. Onlarla iş tutanlar oldu. Yerli işbirlikçiler onlardır ve onlardan da hesap sorulmalıdır. Bu bir hakikattir. Dik durmak yerine, sözünü ettiğiniz aşağılık kompleksiyle, onlarla işbirliği yaptılar. Böyle bir kompleks olduğu doğru.  Bir hakikati muhafazakar biri dile getirdiği zaman önemsenmiyor ama karşı taraftan biri söylediği zaman önemli bulunuyor. Muhafazakarların bu kompleksi yüzünden ünlenmiş bazı gazeteciler hatta muhafazakarların adam ettiği  kişiler var. Mesela Nuray Mert bunlardan biridir. Hiç bir meziyeti olmayan birini bir demokrasi havarisi haline getirdik. Ne oldu? Ruşen Çakır muhafazakarlarla ilgili bir iki iyi bir şey söyledi, adamı inanılmaz bir noktaya taşıdık. Bu meziyet değildi ki, gerçeğin var olan görünümlerinden birini dile getirmişti sadece, yani o kadar.

Bunun sebebi itibar açlığı mıdır?

Olabilir ama muhafazakarların bir itibar açlığının olmaması gerekir. İtibar açlığını gerektirecek bir durum var mı? Hayır yok. Benim inandığım hakikatlerim, doğrularım gerçekten benim inanarak dile getirdiğim şeylerse, başkası ister dile getirsin, ister getirmesin, benim için bir kıymeti yok.

Lüks hayata imrenme yahut popüler kültür içinde yer alma arzusu, bunlar da birer etken olamaz mı?

Bu sadece bizde değil bütün dünyada tartışılan bir konu aslında. Şöyle bir görüş hakim; "Dünyevileşmek metafiziği, maneviyatı tehdit eder" Bu noktadan bakıldığında muhafazakar kesimin dünyevileşmeye doğru kaydığını söyleyebiliriz. Max Weber'in bir iddiası var; buna göre dinler dünyevi dinler ve uhrevi dinler olarak ikiye ayrılır, dünyevi dinler ekonomik kuralları olan dinlerdir ve zaman içinde dünyevileşirler, form kalır öz kaybolur. Bu iddia Batı dinleri yani Hristiyanlık ve Musevilik için geçerli olabilir, kısmen doğrudur. Ancak İslam için geçerli değildir. Çünkü İslam'da öte dünya vurgusu çok güçlüdür. Hatta birinci dereceden önemlidir. Biz lüksü kullanabiliriz ama lüks üzerinden bir toplumsal proje üretirsek sorun olur. İktidar olabiliriz ama iktidar diliyle topluma tahakküm edecek bir adalet, hukuk olarak bu iktidarı hakerekete geçirecek olursak sorun olur. AkParti için de bu durum geçerli.

AkParti'nin tam da bu durum içinde olduğunu söyleyenler var. Sözünü ettiğiniz Nuray Mert  mesela. Sivil Dikta diye suçladı. Ahmet Altan hep bir kibirden bahsediyor.

Saptırma veya en hafif tabiriyle yanlış okuma, başka bir şey değil. Ancak bir özgüvenden söz edilebilir. Dikta yahut kibir değil, bir özgüven var. Bakın az önce itibar açlığından söz ettik. Bir itibar açlığı vardı gerçekten, bir kaygı vardı, kendimizi anlatalım, fikirlerimizi payşalım diye. Bu kaygı pek çok alanda sorun oluşturuyordu. 8 yıl içinde AkParti'nin başarılı uygulamalarıyla muhafazakar kesimde bir özgüven oluştu. Kaygılar giderildi. Bu durumu, kendileri olabilenler ve kendi projelerini başarılı bir şekilde halkla bütünleştirerek gerçekleştirenlerin özgüveni olarak okumak gerekir. Siyaset aslında toplumu daha iyi olduğuna inandığımız bir konuma götürme sanatıdır. Bu nasıl gerçekleşir? Siz ürettiğiniz projeleri topluma götürürsünüz, toplum da o projelere inanır, sahip çıkar ve size onay verir. Bu da bir özgüven oluşturur, bütün hadise bu iken, bunu egoya, kibire, sivil diktaya tahvil etmek haksızlıktır, kasıtlıdır. Sivil dikta peşinde olan bir adam 5 yılda bir yapılacak olan seçimi 4 yıla indirir mi? Kendisinin ve milletvekillerinin seçilme şansını  3 dönemle sınırlandırır mı? Kurulduğundan bugüne kadar olduğunu gibi neredeyse 10 defa, 20 defa seçime gider mi? Referandum yapar mı? Mümkün olduğu kadar seçimden kaçar. Referanduma hele hiç gitmez. Nasıl olsa her şeyi ben istediğim gibi yapıyorum der. Sivilleşmeyi, özgürlükleri önplana çıkartan birinin dikta arayışında olduğunu söylemek tamamen manipülatif bir şey. Toplumda bir karşılığı yok. Seçimle ilgili bir mesele gündeme geldiği zaman, bir meseleyi halka götürmek gündeme geldiği zaman bunu özgüvenle, gönül rahatlığıyla kendine güvenerek dile getiren parti hangi partidir? AkParti dışında var mı bu özgüvene sahip olan? Bir kere bu iddia çok komik, çünkü bu iddia halkın yüzde 50'sini diktanın içine dahil ediyor. Ne zamanki toplumdaki Anadolu'nun ana damarı, asıl temeli yönetimde belirleyici olmaya başlıyorsa hemen onu boğmaya çalışıyorlar. Halkın özgüvenini yok etmeye çalışıyorlar. Çünkü kendilerini seçkin olarak gören bu sınıf,  sadece tahıl yetiştirmek, askere gitmek, hizmet işleri yapmak gibi durumlarda halka ihtiyaç duyuyor. Fakat hiç bir biçimde yönetimde belirleyici olması işlerine gelmiyor. Menderes'in idamına baktığınızda sosyolojik olarak kentililer ile köylüler arasında, köylülere yönetimde belirleyici olmaları için kapı aralamış olmasının büyük payı vardır. Bu kapı aralamaya tahammül edemediler. Sürekli böyle kalsın istiyorlar. Bir özgüvene sahip olmasın ki yönetime de talip olmasın.

http://gazetepusula.net/

DKM ARŞİVİ