forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

KODUM MU OTURTAN PAŞAYA KODUM MU OTURTMAK

unal_bolat_yeniÜNAL BOLAT

Şemdinli sil baştan… Kim korkar artık Büyükanıt’tan… Manşetler atılıyor “Şemdinli yolu güründü” gibi alaycı… Bu paşa değil miydi beş sene öncesinde “kodum mu oturtan paşa?” Ne oldu beş senede Büyükanıt’a…

Büyüklüğü gitti de sadece “anıt” lığı mı kaldı…

Öyle olur bu medyada… Çünkü bu medya genelde haklının değil güçlünün yanında yer aldı hep…

***

Oysa o yıllarda, herkesin vurun abalıya misali Şemdinli Savcısı’nın üzerine gittiği dönemde 4. Kuvvet Medya farkıyla aşağıdaki yazıyı kaleme almış ve gücümüz yettiği sesimiz çıktığı oranda sormuştuk:

“İddianamede ya savcı haklıysa?”

Kelimesi kelimesine şöyleydi. 24.04.2006 tarihli yazı:

“Savcının meslekten ihraç kararının isabetli olduğunun savunanların ortak görüşü, “boyundan büyük işlere karışıp ortalığı karıştırdığı” iddiasıdır. Ama bu nasıl bir iddia ise, savcınınki de bir iddia idi. Dolayıyla bu iddianın çürütülmesi gerekirken, savcının meslekten ihracına karar verilmesi, bu iddianamenin “tam on ikiden” isabet kaydedip kaydetmediği şüphesini de beraberinde doğurmuştur.

Nerede?

Tabii ki kamu vicdanında…

Ama…

Bu gibi durumlarda kamunun vicdanı önemli değildir.

Çünkü bu kamu bir Fransız veya İngiliz vb. kamusu değildir. Oralarda kamu, adeta namludan çıkan kurşunu çevirircesine onaylanmış yasayı bile değiştirecek güce sahiptir.

Türkün elinde ise kamu adına bir tek “kamusal alanı” vardır.

O da yine kamuya rağmendir.

***

Kamu vicdanı ne Menderes’in idamında dikkate alınmıştır, ne askeri muhtıra ve darbelerde. Ne Susurluk’ta, ne 28 Şubat sürecinde.

AB’ye endeksli demokrasi için uyum yasaları çıkalı beri, bir arpa boyu yol gidilememiş ve nihayet Şemdinli adlı çözüldükçe dolaşan esrarengiz ilişkiler yumağında da kamuoyu hiçe sayılmıştır.

***

Şemdinli olayları sonrası Başbakanımız, o dönemde Kasımpaşalı bir eda ile kamu vicdanına şöyle rahatlatmıştı:

"Kim yapmışsa bedelini ödeyecektir"[1]

İddialı bir başka şey daha söylemişti:

"Kimse bizden ayrıcalık beklemesin"

***

Bugün ise kamu vicdanında şu sorular cevap beklemektedir

Şemdinli olaylarında bu güne kadar kim hangi bedeli ödedi?

Hükümetten kimler ayrıcalık bekledi?

Hükümet kimseye ayrıcalık yapmadı mı?

Adalet Bakanının da doğal üyesi olan bir yüksek kurul, birçok hukukçunun ağır bulduğu bir kararı verirken hukuka ne kadar uygun hareket etti?

***

Bu arada sessiz çoğunluğun zihninde demokratikleşme yolunda ne kadar mesafe alındığı da test edilmiş oldu.

Böylece herkes devletin ne kadar kurumsal olduğunu, demokrasinin ne kadar işlerlik kazandığını, AB standartlarına ne kadar uyum sağlandığını, hükümetin iktidarda ne kadar muktedir olduğunu, yargının ne kadar bağımsız olduğunu bir kez daha anladı…

***

“Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.” der Maurice Dueverger.

Bu bağlamda devletin savcısı olan Sarıkaya, takip ettiği ve hazırladığı iddianamenin zorluğuna oranla ne kadar güçlüydü?

Arkasında kim vardı bu savcının?

Hiç kimse…

O “devletim var” diye düşünmüştü…

Hangi gruba veya cemaate mensuptu?

Hiçbirine…

O “Cumhuriyete ve demokrasiye sıkı sıkıya bağlıyım” diyordu.

Peki, kimdi bu savcı?

Bu toprağın insanıydı. Kırşehir'in Akpınar İlçesi Pekmezci köyü nüfusuna kayıtlıydı.

Kim okutmuştu?

O herhangi bir kesimin veya çok uluslu bir gücün bursuyla değil Ağabeyi Avni Sarıkaya’nın demircilik yaparak kazandığı para ile okumuştu.

***

Demişlerdi ki o zaman “Bu savcı da nereden çıktı? Bu müthiş bir iddia böyle? Savcı büyük kayaya çarptı. Boyundan büyük işlere karıştı.”

Ardından komplo teorileri uçuştu. Kim bilir kim adına çalıştı? Kim gaza getirdi? vb.”

Sarıkaya’nın meslekten ihraç kararı, onun ardında kimsenin olmadığını ispat etti.

Kimsenin onu gaza getirmediğini de…

Çünkü Sarıkaya’nın ardında bu manada bir “güç” olsaydı Sarıkaya’ya güç yetmezdi.

Tıpkı Sarıkaya’nın hem de “Türkiye Cumhuriyeti Savcısı” olduğu halde güç yetiremediği güç veya güçler örneğinde olduğu gibi.

Evet, bu savcı boyundan büyük işlere kalkışmıştı. Bedelini de savcılığından da olarak ödeyecekti.

***

Sarıkaya gözü kara bir Anadolu çocuğuydu. Ağabeyinin dediği gibi helal parayla okumuştu.

Ama Ferhat’ın okuduğu kitaplarda çifte standarttan hiç bahsedilmiyordu. Ezbere bildiği yasalarda “adamına göre muamele” yazmıyordu. Yasa karşısında herkesin eşit olarak yargılanabileceğine inanmıştı.

Kamu vicdanında o, “ülkesi için gerçek amaç ne ise” o hedefe doğru yürümek istemişti. Ama bu ülkede, hak bellenen yolda yalnız yürünmek öyle her babayiğidin harcı değildi. Kasımpaşalılar bile yeri geldiğinde paşa paşa attığı adımdan vazgeçebiliyordu.

***

Dolayısıyla Şemdinli olayında böyle bir savcı tam dişe göreydi.

Kimseyle bağlantısı olmayan bir savcı hazır ortaya çıkmışken… Hazır, yüce devletin, kararları tartışılamayan bir yüksek kurulu varken…

Umur Talu bu güce şöyle hayıflanıyordu, “iyi de mertlik nerde?” diyerek: “Böcek yerine koy, karıncadan say, bas üstüne, ez, tüm kudret, kuvvet ve imkânlarınla yok et, esasta güçsüz olanı. Bunu marifet say. Bununla övün, bununla darbe önlediğini, rejimi kurtardığını düşün ve öyle düşünülsün iste.”

***

Şemdinli olayı ne oldu?

Ne olacaktı ki? Sayın Başbakan’ın buyurduğu gibi, meselenin sonuna kadar gidildi. Kime dokunursa dokunsun denen uç, dokuna dokuna işte savcıya dokundu.

Savcı helak oldu, Şemdinli felah buldu.

Ama kamu vicdanında hâlâ kimi cevapsız sorular dolaşmaya devam ediyordu:

Madem bu savcı ihraç gerektirecek kadar “hayın” bir iddia ortaya attıysa, bu iddia mahkemece niçin kabul edilmişti?

Bu savcının iddianamesi, meslekten ihraç edilecek kadar kusurlu ise, bu iddianameyi kabul eden mahkeme hakkında ne karar verilecekti?

Bu “hayın” iddianame karşısında Yüksek Kurul niye bu kadar geç karar vermişti?

Yoksa karar verilmesi için de önce birilerinin karar vermesi mi gerekiyordu?

Bu bir iddiaydı ve mahkemede kabul görmüştü. Öyleyse bu iddianın yine mahkemede çürütülmesi gerekmiyor muydu?

Buna rağmen niçin savcının meslekten ihracı yolu tercih edilmişti?

Yoksa bu savcı çok mu standart dışıydı? Çok mu aykırıydı?

Kimi hukukçuların dediği gibi, bu karar bundan sonraki savcılara gözdağı niteliği taşımayacak mıydı?

Bu savcının yerine gelen bir başka savcı, olur a, yine aynı iddianameyi hazırlarsa o da ihraç edilecek miydi?

Hukukçuların bile çok aşırı bulduğu bu sürpriz kararda, ya savcı haklıysa bu savcının “mesleğinin elinden alınmasının” vebalini kim ödeyecekti?”

***

Yıl 2011…

Şemdinli Savcısı yeniden görevinin başında…

İktidar demokrasi tarihinde hiç olunmadığı kadar muktedir…

Peki ya hukuk?

Bu gün aynı hassasiyetle soruyoruz…

Hukuk da, güçlünün hukuku yerine haklının hukukunu arayan seviyeye geldi mi?

Dünün kodum mu oturtan paşasına, bugün kodum mu oturtmak değil de…

Hukukun gereğini yerine getirmek…

Eğer hukuk da bu seviyeye geldiyse sorun kalmaz zaten…

Bunu anlayacak turnusol kâğıdını mı soruyorsunuz?

Kamuoyunun vicdanına bakın yeter…



[1] Bu gün konuya bakıldığında Başbakan demek ki gerçekten bu sözünü unutmamış. Süreci de unutmamış.

unalbolat@gmail.com

DKM ARŞİVİ